top of page
Yürüyüş İnsanlar

Uyanmak İstediğim Sabahlar...


tutunamayan bir benliğin zaman ve varoluşla yüzleşmesini anlatan görsel
Zaman ve varoluşla yüzleşen yalnız benlik

Zamanın Ağırlığı Metaforu

Bazen gün, saat gibi değil; bir “ağırlık” gibi akar. adeta karşı konulamaz bir güçtür zaman. Uyanırsınız, aynaya bakarsınız ve yüzünüzdeki kırışıklıklar yalnızca yaşla değil, biriken sorularla da derinleştiğini görürsünüz. İnsanın kendi içine doğru yaptığı yolculuk, dışarıdan bakana sıradan görünür: işe/okula gitmek, insanlarla konuşmak, bir şeyler üretmek, bir şeyler tüketmek kısacası toplumsal sistemin bir parçası olmak… Oysa içeride başka bir hayat vardır; anlamın eksildiği, kelimelerin yetmediği, zamanın dahi eğip-bükemediği ve mantığın sınandığı bir iç iklim.

Benim burada anlatmak istediğim, tam da bu iç iklimin kendisi: Günlük hayatın içinde görünmeyen kırılmalar, küçük ama kalıcı sarsıntılar, bazen “isyan” dediğim, bazen yalnızca “tahammülsüzlük” diye geçiştirdiğim ve içinde boğulduğum o büyük dalga. Çünkü varoluş, çoğu zaman cevaplar dizisi değil; soruların üst üste yığıldığı uzun bir koridordur.


“Gnothi Seauton (Kendini Bil)”

Eski bir öğüt vardır: “Kendini bil.” Duvar yazısı kadar kısa, bir ömür kadar uzun bir iş. Kendini bilmek; öfkenin nereden doğduğunu, umutsuzluğun hangi cümlede başını kaldırdığını, hangi hatıranın hangi kelimeye dönüştüğünü fark etmek demektir. Bazen de şunu kabul etmektir: “Olmak”, her zaman parlak bir başarı hikâyesi değil; kimi günler yalnızca “dayanmak”tır.

Günümüz insanı, hızla ve sürekli “bir şey” olmaya zorlanıyor: daha başarılı, daha sosyal, daha üretken, daha pozitif… Oysa bazı geceler, bir sabaha daha uyanmaktan ibarettir. Bir konuşmayı bitirmek, bir kaygıyı atlatmak, bir günü “tamamlamak”… Küçük görünen bu eylemler, iç dünyada birer mücadeledir.


Başkasının Bakışı ve Daralan Benlik

Jean-Paul Sartre’ın o keskin cümlesi kulakta çınlar: L'enfer, c'est les autres (Cehennem başkalarıdır).” İlk duyduğumda itiraz etmiştim. Sonra şunu anladım: İşaret ettiği şey, başkalarının varlığı değil; başkalarının bakışına mahkûm olduğumuz anlardır. Kendimizi, onların yargısının kalıbına sokmaya çalıştığımızda cehennem başlar; çünkü benlik, bir vitrine dönüştüğünde içeri çöker.


Stoacı Çağrı: Kontrol Alanına Dönmek

Tam bu noktada, Stoacıların sakin ama sert uyarısı girer devreye: “Kontrol edebildiğin şeye dön.” Marcus Aurelius’u okurken hep aynı hissi taşırım: Hayatın fırtınası dışarıda değil, çoğu zaman içeride kopar. Dışarıdaki olayların kendisi değil; onlara yüklediğimiz anlamlar, onları zihinde büyütüş biçimimiz yorar.

Bu, acıyı inkâr etmek değildir. Acıyı yönetilebilir kılma çabasıdır. İnsanın elinde her zaman olaylar yoktur; ama çoğu zaman, olaya verdiği tepkinin biçimi vardır. Bazen en büyük ilerleme, “daha iyi hissetmek” değil; aynı hissin içinde daha az dağılmayı öğrenmektir.


Karanlık Soru ve Yaşamın Ciddiyeti

Bazen felsefe, insanın en karanlık sorusuna dokunur. Albert Camus'un meşhur tespiti vardır: “Gerçekten ciddi tek bir felsefe sorunu vardır: intihar.” Bu cümleyi anmak, karanlığı büyütmek için değil; yaşamı ciddiye almak içindir. Camus'un derdi ölümü yüceltmek değil; yaşamın “neden”ini ararken düştüğümüz uçurumu dürüstçe tarif etmektir.

Benim “buhran” dediğim hâl de çoğu zaman bu “neden” sorusunun cevapsız kalmasıdır. Yine de insan, her zaman cevap bulduğu için değil; yürümeye devam ettiği için hayatta kalır. Bazı günler, insanı ayakta tutan şey büyük başarılar ve bu başarılara yüklediğimiz anlamlar değil; küçük disiplinlerin getirdiği sürekliliklerdir.


Sorularla Yaşamak: Sahici Sabır

Bu yürüyüşte en çok ihtiyaç duyduğum şey, aceleyle söylenmiş teselliler değil; sahici bir sabır. Rainer Maria Rilke’nin sesi burada yumuşak ama nettir: “Sorularla yaşa.” Çünkü bazı sorular, bir gün cevaplandığı için değil; bize dönüşmeyi ve gelişmeyi öğrettiği için kıymetlidir.

Bu yüzden içimdeki isyanı bastırmak yerine; onu dinlemeye, anlamaya ve öğrenmeye çalışıyorum. İsyan her zaman yıkıcı değildir; bazen öğreticidir. Bana sınırlarımı, eksiklerimi, korkularımı gösterir. İnsan, kendini yalnızca “iyi hâlinde” tanımaz; asıl tanışma, dağıldığı yerde başlar.


“Bir ben vardır bende benden içeri”

Anadolu’nun kadim sesi Yunus Emre, içimizdeki katmanları tek cümleyle açar: “Bir ben vardır bende benden içeri.” Bu, “ben” dediğim şeyin sandığım kadar tek parça olmadığını hatırlatır. Bir yanım gündelik hayatın düzenine uyum sağlamak ister; diğer yanım, düzenin içindeki anlamsızlığı görüp itiraz eder. Bir yanım “daha fazlasını” ister; diğer yanım “bu kadarı bile ağır” der. Bu çatışma, modern insanın sıradan gerçeğidir.


Yazmak: Kaçış değil, yüzleşme

Yazmak benim için bir kaçış değil; bir yüzleşme biçimi. Çünkü çürüyen bir toplumda sadece kelimeler bir düzen kurar: Duygunun içindeki dağınıklığı, düşüncenin içine çeker. Bu metin bir “şikâyet listesi” olmaktan çok, bir “tanıklık” olsun istiyorum.

Hayata dair temel inancım şu: Anlam gökten inmiyor; insanların küçük eylemleriyle yeryüzünde kuruluyor. İyi bir cümle, doğru bir tavır, birine uzatılan el, bir gün ertelenmeyen cesaret… Bunlar görkemli idealler kadar parlamayabilir belki ama insanı ayakta tutan çoğu zaman bu küçük doğrulardır.


Nasıl Var Olacağız? (Uyanmak İstediğim Sabahlar)

Son olarak, Hamlet’ten sızan o evrensel soru kulağıma gelir: “To be, or not to be.” “Olmak ya da olmamak” diye çevrilen bu cümle bana şunu hatırlatır: Asıl mesele yalnızca var olmak değil; nasıl var olacağımıza karar vermektir.

Ben bugün, buhranlarımın içinde bile şunu seçmek istiyorum: Duyguyu inkâr etmeden, isyanı putlaştırmadan, anlamı zorla icat etmeden… yine de yürümek. Yine de yazmak. Yine de içimdeki “benden içeri” olan benle konuşmayı sürdürmek. Çünkü belki de insanın en gerçek başarısı budur: Kırıldığı yerden utanmadan ve sıkılmadan, kendisini yeniden kurmayı defalarca denemek.

Tutunamayanların hikâyesi, dışarıdan “yenilmiş” görünebilir; ama içeriden bakınca bu, hayata karşı verilmiş uzun bir dürüstlük mücadelesidir. Ve ben, bu dürüstlüğü kaybetmek istemiyorum. Artık varoluşsal bir sancının göbeğinde, anlam arayışı değil de "uyanmak istediğim sabahlar" istiyorum.

Yorumlar


Yürüyüş İnsanlar

Bu acı döngüsünden nasıl çıkacagız?

bottom of page