Korku, Egemenlik ve Özgürlük: Hobbes ile Spinoza’nın Siyaset Felsefesi
- Rumeysa Uzunoğlu

- 3 gün önce
- 8 dakikada okunur

Siyaset felsefesinin en temel sorularından biri, insanların neden bir siyasal düzene ihtiyaç duyduğu, bu düzenin hangi duygu, hak ya da amaç üzerine kurulması gerektiği ve bütün farklılıklara rağmen bir arada yaşamayı nasıl mümkün kılacağız sorusudur. Hobbes ve Spinoza bu soruya aynı yerden, yani insan doğasından ve doğa durumundan hareketle cevap verir; fakat vardıkları sonuçlar birbirinden oldukça farklıdır. Hobbes için siyasal düzenin başlangıcında korku, güvenlik ihtiyacı ve mutlak egemenlik bulunurken; Spinoza için gerçek siyasal yaşam yalnızca güvenlikten ibaret değildir, özgürlük, umut ve insanca yaşama kapasitesiyle birlikte düşünülmelidir.
Bu yazıda Hobbes’un doğa durumundan medeni duruma geçişi nasıl korku ve toplumsal sözleşme üzerinden kurduğu; Spinoza’nın ise korku temelli itaate karşı özgürlük, umut ve gerçek barış düşüncesini nasıl öne çıkardığı ele alınacaktır. Böylece iki düşünür arasındaki temel ayrım, yalnızca devletin nasıl kurulduğu sorusunda değil, siyasal düzenin nihai amacının ne olduğu sorusunda da görünür hale gelir.
Hobbes’ta insanın iki durumu vardır. Bunlar doğa durumu ve medeni (sivil) durumdur. Hobbes’ta doğa durumu, yalnızca devletin yokluğu değil, bağlayıcı bir ortak gücün ve yasanın yokluğudur. Bu yokluk, insanların sürekli bir güvensizlik ve çatışma ihtimali içinde yaşamını sürdürmesine neden olur. Çünkü doğa durumunda “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus). Doğa durumu korkunun hüküm sürdüğü mutlak bir yasasızlık hâlidir. Herkesin her şeyi isteyebileceği bir durumdur, bir şey üzerinde birden çok kişi hak iddia edebilir. İnsanlar ancak gücünün yettiği ölçüde muhafaza ederek bir şeye sahip olabilir. Bu da mülkiyetin ve yaşamın yani can ve mal güvenliğinin sürekli tehdit altında olduğu anlamına gelir. İki kişi aynı şey üzerinde hak talep ederse çatışma başlar, bu doğa durumudur. Bu düzene kaçınılmaz olarak rekabet ve çatışma eşlik eder. Üstelik çatışmanın karşılığını almanın ve kazancı korumanın herhangi bir güvencesi olmadığı için, çatışma hem kaçınılmazdır hem de sonu belirsizdir.Bu nedenle doğa durumunda “herkesin herkesle savaşı” söz konusudur. Doğa durumu, temel anlamda yasa yoksa hakkın bir güvenceye bağlanmasının mümkün olmamasıdır. “Genel bir gücün olmadığı yerde, yasa yoktur; yasa olmayan yerde de, adaletsizlik yoktur.” Böylece doğru–yanlış gibi herhangi bir etik ya da ahlaki ayrım yoktur, yalnızca herkesin herkesle savaşı vardır. Adalet gibi bir ayrımın zemini doğada değil, siyasal egemenliğin kurduğu hukuk alanında mümkündür. Hobbes’un insan tasvirinde insan “çıkarcı, bencil, saldırgandır.” Bu tasvir doğa durumunda en merkezi duygu olan korkuyu büyütür. İnsan zulme uğrama korkusu taşır, can ve mal güvenliğinden duyulan kaygı topluma yayılır. Herkes malını ve canını kaybetmekten tedirgindir. Bu yüzden doğa durumunda “herkesin herkesle savaşı”, insanın insandan korktuğu ve yasa temelli güvencenin olmadığı koşulları ifade eder.
Hobbes, doğa durumunda süren savaş hâlini sonlandırmanın yolunu toplumsal sözleşme ile bulur. İnsanlar kendi rızalarıyla bir sözleşmenin altına girer, haklarının bir kısmını egemenliğe devrederek ortak bir irade kurarlar. Burada itici güç insanın güvenlik ihtiyacıdır. Toplumsal sözleşme herkesin herkesle savaşında herkesten korkmak yerine tek bir egemenlikten korkmayı seçmek anlamına gelebilir. Bu, korkuyu yok etmek değil, korkuyu her an her yerde olan bir hâlden merkezi bir hâle taşımaktır. Böylece çatışma, bireyler arası değil, egemenliğin kurduğu düzen içinde Hobbes’un deyimiyle “kılıcın zoruyla” bastırılabilir olur. Çünkü “kılıcın zoru olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez.” Doğa durumunu bitirecek düzen Hobbes’ta medeni durumdur. Bu da siyasal egemenliktir. Bu egemenliğin nitelikleri, doğa durumunun yarattığı güvencesizliğin tamamen tersi anlamına gelir. Siyasal egemenin ve egemenliğin esas görevi ve niteliği can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Halkın esenliği, tek tek bireylerin yaşamının güvence altına alınmasıyla sağlanır. İnsanların özgürlüklerinden kendi iradeleriyle feragat etmesini sağlayan sözleşme, bunu ancak karşılığında güvenliği sağlayarak yapabilir. Siyasal egemenlik insanların isteme ve arzularına sınır koyar, böylece artık herkes her şeyin üzerinde sınırsızca hak iddia edemez. İnsanlar başkalarıyla barış içinde yaşayabilmek adına doğal haklarının bir kısmından vazgeçerler, siyasal egemenliği tesis edecek şey de hakların bir kısmını egemene gönüllü olarak devretmektir. Bu nedenle Hobbes’ta siyasal yapı doğal değil, yapaydır: toplum ve devlet sonradan kurulur. Fakat egemen sözleşmenin tarafı değildir sözleşmeden aşkındır. Bu yüzden egemenlik hukukun üstündedir. Yasayı koyan egemen, yasanın kendisine tabi değildir, yasa egemeni yargılayamaz. Egemen, hangi yasayı koyacağına ve kaldıracağına kendi karar verir. Hobbes’a göre yasanın özü doğada değil, siyasal egemenliktedir. İnsanların toplumsal barışa yönlenmesinin üç sebebi ölüm korkusu, rahat bir hayat sürmek için gerekli şeyleri elde etme arzusu ve bu şeyleri elde edebilmek için gösterdikleri çabadır. Doğa hukuku ise kuşkusuz hukuksuzluk durumudur. Toplumsal sözleşme imzalandığı andan itibaren o toplumsal yapı herkes için bağlayıcıdır. Hak egemene devredildikten sonra vazgeçilemez, geri dönülemez. Egemenliğin başarısı, yaptırım gücünden ayrılmaz. Sözleşmenin işlemesi yalnızca rızaya bırakılmaz “kılıcın zoruyla” işler. Siyaset, doğa durumundan çıkışta özgürlüğün uğruna feda edildiği alandır. Adalet, herkese kendisinin olanı sürekli vermelidir. Adalet özel mülkiyeti güvence altına alır, çünkü mülkiyetin olmadığı yerde adalet yoktur. kimin neye/ne üzerinde hakkı olduğu ancak egemenliğin kurduğu hukukla genel geçer bir yasa haline gelebilir. Siyasal egemenliğin talep ettiği şey toplumsal yapıda uyumu yakalamaktır. Yurttaş olarak yasalara tabi olmak ve yasaların bilincinde olmak bir uyum ve sorumluluktur. “Herkes tabi olduğu yasaları bilmekle yükümlü olduğundan, yasanın bilinmemesi geçerli bir mazeret değildir.” Uyumsuzluk gösteren ise siyasal yapıdan atılır, hapsedilir ya da sürgün edilir. Islah olması mümkün olmayan insan toplumun dışında bırakılır, çünkü toplumun sırtında bir yüktür. Hobbes’ta muhalefet de bastırılır, çünkü güvenliğin sağlanması siyasal egemenliğe biat etmek ile mümkündür. Doğa durumundan medeni duruma geçiş insanla insan arasındaki ilişkinin insanla egemenlik arasındaki ilişkiye dönüşmesidir. Korkunun bastırılması egemenliğe duyulan korkuyla bastırılır, adaleti tesis eden şey korkudur, insan korktuğu için adil davranır. Egemenlik toplumdan bağımsız mutlak güçtür. Herkes için bağlayıcıdır, onu destekleyenler kadar karşı çıkanlar için de böyledir. Yurttaş egemene karşı çıktığında kendisine karşı çıkmış olur ortak iradeye karşı çıkan, diğer bireyler tarafından yok edilmelidir. Barışı ve uyumu sağlamak için düşünce ve eylemlerin yönetilmesi gerekir. Topluluk karşısında hangi konuşmanın yapılıp yapılmayacağına, hangi kitabın basılacağına egemenlik karar verir. Çünkü eylemi sınırlamak için düşünceyi sınırlamak gerekir. Hobbes’un beden metaforunda uyum sağlıktır, nifak hastalıktır siyasal yapıdan uyumu bozacak olanın atılması gerekir. Böylece egemenlik, toplumdaki çatışma potansiyelini daha kaynağında henüz gerçekleşmeden denetlemeyi düzenlemeyi hedefler. Sonuç olarak Hobbes’ta doğa durumu kanlı bir savaştır çünkü güvencenin, yasallığın, mülkiyetin ve adaletin zemini, dayanağı yoktur. Medeni durum ise bu zemini mutlak ve yaptırım gücü olan bir egemenlik üzerinden kurar. Devlet ve toplum doğal değil yapaydır, korku varlığını hiç kaybetmez. Doğa durumunda da vardır, medeni durumda da vardır. Tek fark medeni durumda herkesten değil, siyasal egemenlikten korkulmasıdır. Bu nedenle Hobbes’ta doğa durumunun “herkesin herkese karşı savaşı” oluşu, ortak güç ve yasanın yokluğundan doğan güvencesizliğin adalet ve barışı imkânsız kılmasına dayanır. Bu savaşın son bulacağı medeni durumda hüküm sürecek siyasal egemenlik ise mutlak, bağlayıcı, hukukun üstünde ve yaptırım gücüyle işleyen bir otoritedir.
Spinoza’nın siyaset düşüncesinde insan doğanın dışında ayrıcalıklı bir varlık olarak görülmez. İnsan doğanın bir parçasıdır, davranışlar özgür iradeyle değil neden–sonuç ilişkileriyle açıklanır. İnsan, iyi olduğu için değil çoğu zaman çıkarına uygun olduğu için davranır. Burada temel itki conatus’tur. Conatus bir şeyin varlığını sürdürme ve güçlenme çabasıdır. Böylece siyaset, soyut ahlaki idealler yerine insanların gerçek doğası üzerinden düşünülür. Doğa durumunda hak ile güç iç içe geçer. Bir insan neyi yapmaya muktedirse, ona o ölçüde hakkı vardır. Ancak Spinoza için bu durum Hobbes’taki gibi mutlak bir kaos değil, daha çok istikrarsızlık ve güvensizlik zeminidir. İnsanlar akıl yoluyla birlikte yaşamanın daha yararlı olduğunu kavrayabildikleri ölçüde siyasal topluluk kurulması mümkün olur. Spinoza, siyasal düzeni ayakta tutan temel iki duyguyu karşı karşıya koyar. Korku ve umut. Spinoza’da korku, özellikle boyun eğdirilmiş bir halk üzerinde etkilidir. Korkunun hüküm sürdüğü toplumda insanlar yaşamı sevmek yerine ölümden kaçmak fikrine odaklanır yani toplumun ruhunu ölmekten duyulan korku belirler. Hobbes’ta korku düzenin kurucu motoru gibi çalışırken, Spinoza’da korku özellikle sürekli korku düzeni içten içe aşındıran bir mekanizmaya dönüşür. Umut, özgür bir halkın siyasal enerjisidir. Umudun hüküm sürdüğü toplumda yaşama sevinci hüküm sürer. Kritik olan nokta ise yaşamı sevmek ile ölümden kaçmak aynı şey değildir. Spinoza, sırf can ve mal güvenliğine indirgenen bir düzen anlayışının, insanı insanca yaşama kapasitesinden koparabileceğini söyler. Spinoza’ya göre özgür bir halk üzerinde umut korkudan daha güçlüdür. Umudun hüküm sürdüğü toplumda yaşama sevinci hâkim olur, özgürlük, umudun yeni ufku gibi düşünülür. Bu yüzden Spinoza, korku ile itaat üzerinden kurulan siyasal birliğin ve düzenin sahte olabileceğini söyler: sözde birlik-beraberlik köleliğin alameti olabilir. Hatta Hobbesçu mantığı tersyüz edersek, kimi zaman barış barbarlık anlamına geliebilir kimi zaman da çatışma ve savaş özgürlüğün alameti olabilir düşüncesine kadar gider. Buradaki amaç savaşı övmek değil, korku-temelli sakinlik ve sükunetin barış sanılmasına itirazdır. “Diğer yandan insanların toplum içinde yaşayıp bir siyasi yapı oluşturmalarının nedeni, birbirinin kurdu olmaları değildir. Aksine, politik gücü ellerinde bulunduranların güttükleri korku siyaseti nedeniyle birbirlerinin düşmanı haline gelirler. Korkunun pençesine düşmüş kalabalığı, sağduyuyla onu korkudan kurtarmaya çalışan insanların üzerine saldırtmaktan daha kolay bir şey yoktur. Böylece ifade özgürlüğü iki düzlemde kullanılamaz hale getirilir: Korkuyla insanların zihinleri bulandırılarak ve sağduyunun sesi olmaya çalışanların seslerini kalabalıkla paylaşması engellenerek... " Böyle bir düzen, dışarıdan düzenli ve istikrarlı görünebilir ama Spinoza için bu, gerçek barışın değil, köleliğe yakın bir pasifliğin işaretidir. Bu yüzden Spinoza barışı da yeniden tanımlar: Savaşın yokluğu barışı teminat altına almaz. Çatışmama hâli, insanların köle gibi boyun eğdiği bir pasif durum olabilir. Gerçek barış için yetkin öznelik ve insanca yaşam gerekir. Yani barış, ancak özgür ve yetkin yurttaşların kurduğu bir siyasal yaşam biçimi olarak anlam kazanır. Bu yüzden Spinoza’da barış ve özgürlük, yalnız dışsal güvenlik şartları değil, insanın ruhsal ve etik kapasitesi ile ilişkilidir. Özgürlük bir erdem, insanın bir yetisi/kapasitesi olarak düşünülür. Böylece barış, yalnız güvenlik değil, özgürlükle birlikte düşünülmesi gereken bir siyasal erdem haline gelir. Özgürlük, insanca yaşamın ve gerçek barışın koşuludur. Bu yüzden siyasal yapının ilk şartı, özgür bir halkın her bir üyesinin bir araya gelmesidir. Siyaset, edilgin bir kalabalıkla değil, özgürlüğü ve barışı erdem olarak deneyimleyen yurttaşlarla mümkün olur. “Gerçek yaşam kan dolaşımından ibaret değildir” sözü, siyasal hedefin insanı sadece yaşatmak değil, insanın yetilerini açığa çıkaracak bir yaşamı mümkün kılmak olduğunu anlatır. Yani yalnızca nefes alıyor olmak yaşamak değildir, insanca yaşam, siyasal ve etik yetilerin gelişebildiği bir düzen gerektirir. Onun bu özgürlük anlayışı, düşünce alanında kendini çok net gösterir. "İnsanlar düşünür ve düşündüklerini çeşitli yollarla ifade ederler. Bu, onu insan olmaktan çıkarmadıkça, insandan alınamayacak bir niteliktir; insan tabiatının bir gereğidir, evrensel bir tabiat yasasıdır, tabii zorunlulukla belirlenmiştir. İnsanın bu özelliklerini baskı altına almaya çalışmak, insan üzerimde en acımasız şiddeti uygulamak anlamına gelir. Ayrıca yararsızdır da; aynı insan tabiatı, böyle bir şiddeti uzun süre kaldıramayacağından, bu tarz baskıların uygulanması asla uzun süreli olmayacaktır. Bunu en baskıcı rejimlerin başındakiler de bilir ve ellerinden geldiğince yapıp ettiklerine meşru bir zemin oluşturmaya çalışırlar.” İnsan düşüncesi denetlenemez. Düşünceyi yasaklamak ikiyüzlülük, nefret, isyan gibi olumsuz duygular ve tepkiler üretir. İnsan susturulabilir ama düşünmekten alıkonulamaz. Bu yüzden düşünce/ifade/inanç özgürlüğü devlet için tehdit değil, bir teminattır.“İnanç özgürlüğünü kısıtlayan devlet, kendi tehlikesini büyüten devlettir. Çünkü düşüncesi bastırılmış bir toplum görünüşte itaatkâr olabilir, fakat içten içe öfke biriktirir; ve bu öfke, en sonunda düzeni değil, otoriteyi yıkar.” Kölelik ise, sadece zorla bağlanmışlık değildir. İnsanın kendi insanlığını zedeleyen boyun eğmiş bir varoluş biçimi olarak belirir. Spinoza burada çok sert bir sınır koyar: Ona göre insan kendi köleliğini arzulayamaz dolayısıyla bu düşünce meşrulaştırılamaz. İnsan özgürlüğünden vazgeçme özgürlüğüne sahip değildir. Hiç kimse kendisini insan olmaktan çıkaracak bir pozisyona sokamaz. Bu nedenle Spinoza, düşüncelerin değil eylemlerin cezalandırılabilir olduğunu vurgular. Kanaat ve inanç özgürlüğü temel özgürlük olarak kabul edilir. Yani kölelik, korkunun egemen olduğu düzende yaşamı sevmek yerine ölümden kaçmakla tanımlanan, insanın yetilerini, erdemlerini gerçekleştiremediği bir varoluş biçimine dönüşür. Spinoza’nın özgürlük vurgusu da tam bu nedenle yalnızca güvenliğe indirgenemez. Sadece can ve mal güvenliği için hak devri toplum olmak demek değildir. İnsandaki erdemlerin yetkinleşmesi gerekir. Spinoza’ya göre devletin amacı, itaati artırmak değil özgürlüğü güvence altına almaktır. Devlet, bireylerin haklarını tamamen yuttuğu bir yapı değil bireylerin güçlerinin toplamı olarak düşünülür. Devlet ne kadar akla uygun yönetilirse o kadar güçlü ve meşru olur. Baskıcı devlet daha fazla itaatsizlik üretir. Ayaklanma ve yasaların ihlali, çoğu zaman yönetimin kusurlu oluşuna işaret eder. Spinoza burada, sorun halkta kolaycılığı yerine siyasal yapının işleyişinde çürüme var diyebilen bir bakış açısı getirir. Sonuç olarak Spinoza’da korku, kısa vadede itaati büyütse bile uzun vadede özgürlüğü ve gerçek barışı aşındırır. Bu yüzden siyasal düzenin amacı, düşünce/ifade özgürlüğünü ve insanca yaşamı mümkün kılarak umudun ve özgürlüğün toplumsal enerjisini büyütmektir. Barış ise savaşın yokluğundan fazlasıdır özgürlük ve erdemle ilişkilenen aktif bir siyasal yaşam biçimidir.
Sonuç olarak Hobbes ve Spinoza, siyasal düzeni insan doğasından hareketle düşünür; ancak bu düzenin amacı konusunda birbirinden ayrılır. Hobbes’ta siyaset, doğa durumundaki güvensizlikten ve herkesin herkesle savaşından çıkışın zorunlu yoludur. İnsan, can ve mal güvenliğini sağlamak için haklarının bir kısmını egemene devreder; böylece korku tamamen ortadan kalkmaz, yalnızca dağınık ve sürekli bir tehdit olmaktan çıkarak siyasal egemenlikte merkezileşir. Bu nedenle Hobbes’ta barış, mutlak ve yaptırım gücü olan bir egemenlik sayesinde mümkün hale gelir.
Spinoza’da ise siyasal düzen yalnızca güvenlik ve itaat üzerinden açıklanamaz. Korku kısa vadede düzen sağlıyor gibi görünse de uzun vadede özgürlüğü, düşünceyi ve gerçek barışı aşındırır. Bu yüzden Spinoza için devletin amacı insanları yalnızca yaşatmak değil, onların düşünme, ifade etme, inanma ve insanca yaşama kapasitelerini korumaktır. Gerçek barış, savaşın yokluğu ya da edilgin bir sessizlik değil; özgür, yetkin ve umut taşıyan yurttaşların kurduğu aktif bir siyasal yaşam biçimidir.
Bu açıdan Hobbes ve Spinoza arasındaki temel fark, siyasal düzenin hangi duygu üzerine kurulacağı sorusunda belirginleşir. Hobbes için düzenin merkezinde korku ve güvenlik ihtiyacı vardır; Spinoza için ise özgürlük, umut ve insanca yaşam siyasal düzenin asıl ölçütüdür. Hobbes’un siyasal egemenliği güvenliği sağlarken özgürlüğü sınırlandırır; Spinoza’nın siyaset düşüncesi ise güvenliği özgürlükten koparmadan, gerçek barışı insanın yetkinleşmesiyle birlikte düşünür.
Kaynakça
Hobbes, T. (2023). Leviathan (S. Lim, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.
Spinoza, B. (2024). Teolojik-politik inceleme (C. B. Akal & R. Ergün, Çev.). Dost Kitabevi.








Yorumlar