GENÇLERDE DIŞLANMA VE YALNIZLIK KAYGISI İLE SUÇ İLİŞKİSİ
- Ahmet Özyürek

- 12 Haz
- 29 dakikada okunur
AYDIN ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ İNSAN VE TOPLUM BİLİMLERİ FAKÜLTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ
GENÇLERDE DIŞLANMA VE YALNIZLIK KAYGISI İLE SUÇ İLİŞKİSİ Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Lisans Öğrencileri Örneği
Haziran 2026

Özet
Bu çalışma, gençlerde dışlanma ve yalnızlık kaygısı ile suç eğilimi arasındaki ilişkiyi sosyolojik bir çerçeve içinde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın çıkış noktası, gençlerin yalnızlık ve dışlanma deneyimlerinin yalnızca bireysel psikolojik sorunlar olarak değil; aile ilişkileri, akran grupları, sosyal medya, ekonomik konum, kimlik algısı, okul/kampüs ortamı ve gündelik etkileşim ağları tarafından biçimlenen toplumsal olgular olarak ele alınması gerektiğidir. Çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi lisans öğrencileri örneği üzerinden kurgulanmış; nicel araştırma yaklaşımına dayalı, kesitsel ve ilişkisel tarama modelinde tasarlanmıştır. Araştırmada kullanılan anket formu demografik değişkenleri, aile ve arkadaş ilişkilerini, sosyal medya kullanımını, yalnızlık ve aidiyet düzeyini, dışlanma korkusunu, öfke kontrolünü, kurallara bakışı ve riskli davranışlara yönelimi ölçmeye yönelik sorulardan oluşmaktadır. Verilerin ayrıntılı istatistiksel çözümlemesi tamamlanmadığı için bulgular bölümü kesin yüzdeler üzerinden değil, araştırma soruları ve anket boyutlarıyla uyumlu tematik eğilimler üzerinden yorumlanmıştır. Kuramsal çerçevede Durkheim’ın anomi yaklaşımı, Marx’ın yabancılaşma kavramı, Weber’in statü grupları, Simmel’in modern yaşam ve yalnızlık çözümlemeleri, Goffman’ın damga yaklaşımı, Merton’un gerilim kuramı, Agnew’in genel gerilim yaklaşımı ve Hirschi’nin sosyal bağ kuramı birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmanın temel iddiası, yalnızlık ve dışlanma kaygısının tek başına doğrudan suça neden olmadığı; ancak sosyal destek zayıflığı, akran baskısı, öfke kontrolü sorunları, kurallara yabancılaşma ve dijital görünürlük baskısıyla birleştiğinde riskli davranışlara yönelimi artırabilecek bir sosyal kırılganlık alanı oluşturduğudur.
Anahtar Kelimeler: Gençlik sosyolojisi, yalnızlık, dışlanma, sosyal aidiyet, suç eğilimi, şiddet, sosyal medya, anomi.
Araştırma Değişkenlerinin Tematik Gruplaması
Boyut | Örnek Değişkenler | Sosyolojik Anlamı |
Yalnızlık ve aidiyet | Yalnız hissetme, sosyal çevre, destek, okulda değerli hissetme | Sosyal bağların gücü ve bireyin topluma tutunma biçimi |
Dışlanma kaygısı | Reddedilme korkusu, yargılanma, kimlik temelli dışlanma | Damgalanma, statü kaybı ve gruba kabul edilme sorunu |
Aile ve akran çevresi | Aile desteği, yakın arkadaş sayısı, arkadaş grubunda riskli davranış | Sosyal kontrol, destek ağları ve akran normları |
Sosyal medya | Kullanım süresi, beğeni/yorum önemi, dijital görmezden gelinme | Dijital görünürlük, FoMO ve çevrimiçi dışlanma |
Suç ve şiddet eğilimi | Kurallara bakış, öfke kontrolü, riskli davranış, küçük suçları normal görme | Anomi, gerilim, sosyal bağ zayıflığı ve kural ihlali tutumu |
Giriş
Gençlik dönemi, bireyin hem kendisini tanımlamaya çalıştığı hem de toplum içindeki yerini aradığı geçişsel bir dönemdir. Bu dönem yalnızca biyolojik yaşla ya da eğitim basamağıyla açıklanamaz; aynı zamanda aileden kısmen uzaklaşma, arkadaş çevresine daha fazla yönelme, meslek ve gelecek kaygısıyla yüzleşme, ekonomik bağımsızlık arayışı, kimlik inşası ve sosyal kabul ihtiyacı gibi çok sayıda toplumsal deneyimi içinde barındırır. Bu nedenle gençlik sosyolojisi açısından genç bireyin yalnızlığı, basit bir içe kapanma hali olarak değil, toplumla kurduğu bağın niteliğini gösteren önemli bir işaret olarak görülmelidir. Genç kendisini bir aileye, arkadaş grubuna, sınıfa, fakülteye, çevrimiçi topluluğa veya daha geniş anlamda topluma ait hissedemediğinde yalnızlık yalnızca kişisel bir duygu olmaktan çıkar; sosyal bağların zayıfladığı, aidiyetin kırıldığı ve bireyin kendisini korumasız hissettiği bir alana dönüşür.
Bu araştırmanın temel konusu olan dışlanma ve yalnızlık kaygısı, günümüz gençliğinin karşılaştığı en önemli sosyal problemlerden biridir. Modern toplumda bireyselleşmenin artması, geleneksel dayanışma ağlarının zayıflaması, sosyal ilişkilerin daha hızlı kurulup daha hızlı dağılması ve dijital ortamların gündelik hayatın merkezine yerleşmesi gençlerin ilişki kurma biçimlerini değiştirmiştir. Bir yandan gençler sosyal medya sayesinde sürekli bağlantı halinde görünmekte, diğer yandan bu bağlantı hali her zaman güçlü bir aidiyet üretmemektedir. Hatta kimi zaman sürekli görünür olma, beğenilme, yorum alma, takip edilme ve başkalarıyla karşılaştırılma baskısı genç bireyin kendisini daha yalnız, daha değersiz ve daha dışlanmış hissetmesine yol açabilmektedir. Bu paradoks, çalışmanın çıkış noktalarından birini oluşturmaktadır.
Yalnızlık ile dışlanma arasında güçlü bir ilişki vardır; fakat bu iki kavram aynı anlama gelmez. Yalnızlık, bireyin sahip olduğu ilişkilerin nicelik ya da nitelik bakımından beklentilerini karşılamaması durumunda ortaya çıkan öznel bir deneyimdir. Dışlanma ise bireyin bir grup, çevre veya toplum tarafından kabul edilmediğini, görmezden gelindiğini, reddedildiğini ya da değersizleştirildiğini düşünmesiyle ilişkilidir. Genç birey kalabalık içinde de yalnız hissedebilir; arkadaş grubuna dâhil olduğu halde tam olarak kabul edilmediğini düşünebilir; sosyal medyada çok sayıda kişiye ulaşabildiği halde paylaşımlarına ilgi gelmediğinde değersizlik hissi yaşayabilir. Bu nedenle yalnızlık ve dışlanma kaygısı, özellikle gençlerin benlik algısı, sosyal güven duygusu ve davranış yönelimleri üzerinde belirleyici hale gelebilmektedir.
Çalışmanın başlığında yer alan suç ilişkisi, yalnızlık ve dışlanmanın otomatik olarak suça yol açtığı gibi indirgemeci bir iddiayı ifade etmemektedir. Sosyolojik olarak suç, bireyin yalnızca kişisel ahlakı ya da karakteriyle açıklanabilecek dar bir davranış değildir. Suç ve şiddet eğilimi; aile bağları, arkadaş çevresi, ekonomik eşitsizlikler, okul deneyimi, sosyal kontrol mekanizmaları, dışlanma, damgalanma, öfke, gerilim, statü arayışı ve kurallara ilişkin tutumlar gibi çok sayıda etkenle birlikte ele alınmalıdır. Bu bağlamda çalışmanın sorusu şudur: Gençlerde yalnızlık ve dışlanma kaygısı, hangi koşullarda suç veya şiddet eğilimini artırabilecek bir sosyal risk alanına dönüşmektedir? Bu soru, suçun nedenini yalnızlığa indirmeden, yalnızlığın suç eğilimiyle hangi toplumsal mekanizmalar üzerinden ilişkilenebileceğini tartışmayı hedeflemektedir.
Bu makalede gençlerin yalnızlık, dışlanma, sosyal aidiyet, akran etkisi, sosyal medya kullanımı ve kurallara bakışları birlikte ele alınmıştır. Anket formunda yer alan sorular da bu çok boyutlu yaklaşımı yansıtmaktadır. Formda demografik bilgiler, aile ilişkileri, arkadaş çevresi, sosyal medya kullanımı, sosyal destek kaynakları, yalnızlık deneyimleri, dışlanma karşısında verilen tepkiler, riskli davranışlara açıklık ve kurallara ilişkin tutumlar sorgulanmıştır. Özellikle 'dışlandığımda kurallara uymak saçma gelir', 'arkadaş çevremin etkisiyle kuralları ihlal edebilirim', 'öfkelendiğimde sonuçlarını düşünmeden davranabilirim' gibi Likert tipi ifadeler, yalnızlık ve dışlanmanın davranışsal sonuçlarını değerlendirmek açısından önem taşımaktadır. Bu yüzden araştırma yalnızca gençlerin kendilerini nasıl hissettiklerini değil, bu hislerin sosyal davranışlara nasıl yansıyabileceğini anlamaya çalışmaktadır.
Makalenin giriş bölümünden sonra önce gençlik, modern toplum ve yalnızlık ilişkisi açıklanacak; ardından dışlanma, aidiyet ve damgalanma kavramları ele alınacaktır. Daha sonra yalnızlık ve dışlanmanın suç eğilimiyle kurabileceği ilişki, suç sosyolojisi çerçevesinde tartışılacaktır. Kuramsal bölümde Durkheim, Marx, Weber, Simmel, Goffman, Merton, Agnew ve Hirschi gibi düşünürlerden yararlanılarak araştırmanın sosyolojik zemini kurulacaktır. Yöntem bölümünde araştırmanın modeli, evren ve örneklemi, veri toplama süreci ve analiz planı açıklanacaktır. Bulgular bölümünde ise kesin istatistiksel sonuçlar yerine, veri değerlendirmesine hazırlanmış anket boyutlarından hareketle tahmini ve tematik bulgu kategorileri yorumlanacaktır. Bu tercih, araştırmanın sınırlılıklarını gizlemek yerine açıkça belirtmek ve çalışmayı daha dürüst bir akademik zeminde tutmak amacı taşımaktadır.
Gençlik Dönemi, Modern Toplum ve Yalnızlık
Gençlik dönemi toplumların geleceğini temsil eden dinamik bir kategori olarak düşünülse de, gençlerin gündelik hayatı çoğu zaman belirsizlik, baskı ve yön arayışıyla örülüdür. Üniversite gençliği açısından bu durum daha belirgindir. Üniversite öğrencisi bir yandan yetişkinliğe geçiş yapmaya çalışırken diğer yandan ekonomik güvencesizlik, akademik başarı baskısı, aile beklentileri, arkadaş çevresinde kabul görme ihtiyacı ve gelecek kaygısıyla aynı anda baş etmek zorunda kalır. Bu süreçte yalnızlık, yalnızca fiziksel olarak tek başına kalmak anlamına gelmez. Bazen aileyle aynı evde yaşarken anlaşılmadığını düşünmek, kalabalık bir sınıfta görünmez hissetmek, arkadaş grubu içinde sözünün değer görmediğini düşünmek veya sosyal medyada sürekli başkalarının hayatına bakarken kendi yaşamını yetersiz görmek de yalnızlık deneyimini güçlendirebilir.
Modern toplumda yalnızlığı artıran önemli unsurlardan biri, sosyal ilişkilerin niteliğinde yaşanan değişimdir. Geleneksel toplumlarda bireyin kimliği büyük ölçüde aile, mahalle, akrabalık ve dinî/kültürel topluluklar aracılığıyla şekillenirken modern toplumda birey daha hareketli, daha seçici ve daha bireyselleşmiş ilişkiler kurmaktadır. Bu durum bir yönüyle özgürlük alanı açarken diğer yönüyle bireyi daha kırılgan hale getirebilir. Genç birey artık hazır bir aidiyet dünyasının içine doğmaktan çok, kendi çevresini, kimliğini ve konumunu sürekli yeniden inşa etmek zorundadır. Bu inşa süreci başarısız olduğunda veya bireyin beklentileriyle toplumsal gerçeklik arasında mesafe oluştuğunda yalnızlık kaygısı derinleşir. Özellikle üniversiteye yeni başlayan öğrencilerde kampüs kültürüne uyum sağlama, yeni arkadaşlıklar kurma ve eski sosyal çevreden kopma bu kaygıyı görünür hale getirebilir.
Yalnızlık, sosyolojik açıdan bir bağ sorunudur. Burada bağ kavramı hem duygusal yakınlığı hem de toplumsal katılımı ifade eder. Bireyin güvenebileceği kişilerinin olması, zor durumda kime başvuracağını bilmesi, düşüncelerinin önemsendiğini hissetmesi, okul veya arkadaş çevresinde değer gördüğünü düşünmesi yalnızlık duygusunu azaltabilir. Buna karşılık yakın arkadaş sayısının azlığı, aileyle mesafeli ilişki, sosyal ortamlarda rahat hissetmeme, dijital ortamda görünmez kalma ve başkaları tarafından yargılanma korkusu yalnızlığı artırabilir. Bu nedenle yalnızlık, sadece bireyin kişilik özellikleriyle açıklanamaz. Aynı zamanda öğrencinin içinde bulunduğu sosyal çevrenin kapsayıcı olup olmadığı, kampüs yaşamında sosyal alanların yeterliliği, ekonomik koşullar ve akran ilişkilerinin niteliği de önemlidir.
Bu araştırmada gençlerin yalnızlığı özellikle üç düzeyde ele alınmaktadır. Birinci düzey, bireyin öznel yalnızlık deneyimidir. Bu düzeyde kişinin kendini anlaşılmamış, değersiz, sosyal çevresi yetersiz veya destekten yoksun hissetmesi önemlidir. İkinci düzey, sosyal aidiyet düzeyidir. Öğrencinin aileye, arkadaş grubuna, okul çevresine veya çevrimiçi topluluklara ait hissedip hissetmediği bu düzeyde değerlendirilir. Üçüncü düzey ise davranışsal yansımadır. Yalnızlık ve dışlanma hissi bireyi içe kapanmaya, sosyal medyaya yönelmeye, öfkeli tepkiler vermeye, riskli davranışlara açık hale gelmeye veya kurallara karşı daha mesafeli bir tutum geliştirmeye sevk edebilir. Çalışmanın suç ilişkisi boyutu özellikle bu üçüncü düzeyle ilgilidir.
Yalnızlık ile tek başınalık arasındaki ayrımı yapmak da önemlidir. Tek başına kalmak her zaman olumsuz değildir; hatta bazı gençler tek başına kaldıklarında düşünme, dinlenme ve kendini toparlama imkânı bulabilir. Ancak yalnızlık kaygısı, kişinin tek başınalığı seçilmiş bir sakinlik olarak değil, istenmeyen bir kopuş olarak yaşamasıyla ortaya çıkar. Anket formunda yer alan 'kendimle baş başa kalmak beni rahatsız ediyor' ifadesi bu noktada önemlidir. Çünkü bazı gençler yalnız kaldıklarında kendi düşünceleriyle yüzleşmekte zorlanabilir, sosyal medyaya veya başka dikkat dağıtıcı alanlara yönelerek bu içsel gerilimi bastırmaya çalışabilir. Bu durum yalnızlığın yalnızca sosyal çevre eksikliğiyle değil, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyle de bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Dışlanma, Aidiyet ve Sosyal Damgalanma
Dışlanma, bireyin bir grup tarafından kabul edilmediğini, değer görmediğini veya bilinçli olarak sosyal ilişkilerin dışında bırakıldığını hissetmesidir. Gençler açısından dışlanma deneyimi çok farklı biçimlerde yaşanabilir. Bir arkadaş grubunun planlarına çağrılmamak, sınıf içinde söz hakkı bulamamak, sosyal medyada mesajlara cevap alamamak, ekonomik durum nedeniyle alay edilmek, politik görüşü, yaşam tarzı, dini inancı ya da cinsel kimliği nedeniyle yargılanmak dışlanma algısını güçlendirebilir. Bu deneyimler her zaman açık bir hakaret veya fiziksel zorbalık şeklinde gerçekleşmez. Bazen sessizlik, görmezden gelme, mesajı yanıtsız bırakma, gruba almama veya 'sen bizden değilsin' duygusunu hissettirme de dışlanmanın etkili biçimleri olabilir.
Sosyolojik olarak dışlanma, yalnızca bireyin kendisini kötü hissetmesi değil, aynı zamanda bir güç ilişkisidir. Bir grubun kimin içeride, kimin dışarıda kalacağını belirleme gücü, o grubun sembolik iktidarını gösterir. Popüler arkadaş grupları, belirli tüketim tarzları, görünüş biçimleri, konuşma şekilleri, politik veya kültürel tercihler gençler arasında kabul edilme ölçütlerine dönüşebilir. Bu ölçütlere uymayan gençler zaman zaman dışarıda bırakılabilir. Dolayısıyla dışlanma, görünüşte küçük ve gündelik bir etkileşim gibi dursa da aslında statü, güç ve norm üretimiyle ilişkilidir. Goffman’ın damga yaklaşımı burada açıklayıcıdır. Damgalanan birey, başkalarının gözünde normal kabul edilen ölçütlerin dışında konumlandırılır ve bu konum onun sosyal ilişkilerini sınırlar.
Aidiyet ise dışlanmanın karşı kutbunda yer alır. Aidiyet duygusu, bireyin bir grup veya topluluk içinde tanındığını, kabul edildiğini, değer gördüğünü ve kendisini güvende hissettiğini gösterir. Gençler için aidiyet çoğu zaman aile, arkadaş grubu, bölüm, fakülte, okul kulüpleri, spor çevresi veya çevrimiçi topluluklar üzerinden kurulur. Ancak aidiyetin güçlü olması, sadece bir grubun içinde bulunmakla gerçekleşmez. Bir öğrenci sınıfta fiziksel olarak bulunabilir fakat fikirlerini söylemekten çekiniyorsa, arkadaşları arasında sürekli yargılanacağını düşünüyorsa veya sosyal medyada görünür olmadığı zaman unutulacağını hissediyorsa aidiyet zayıflayabilir. Bu nedenle aidiyetin niteliksel bir yönü vardır. Bireyin ilişkilerinin samimi, güven verici ve karşılıklı olması gerekir.
Dışlanmanın genç birey üzerindeki etkisi yalnızca duygusal düzeyde kalmayabilir. Dışlanan birey içe kapanabilir, yeni gruplar arayabilir, sosyal medyaya daha fazla yönelebilir, öfkeli ve dürtüsel tepkiler verebilir veya kuralları ihlal etmeye daha açık hale gelebilir. Bu araştırmadaki anket formunda dışlanma karşısında verilebilecek tepkiler arasında içe kapanma, yeni gruplar arama, sert tepkiler verme, sosyal medyaya yönelme ve riskli davranışlara açık hale gelme seçeneklerinin yer alması bu yüzden önemlidir. Burada asıl mesele, dışlanmanın tek başına suç nedeni olması değil, dışlanmanın bireyin kendisini toplumdan kopuk hissetmesine ve kurallarla olan bağının zayıflamasına yol açabilmesidir.
Dışlanma deneyimi gençlerde özsaygı sorunlarını da artırabilir. Kişi sürekli dışlanacağını, yargılanacağını veya kabul edilmeyeceğini düşündüğünde sosyal ortamlara girmekten kaçınabilir. Bu kaçınma zamanla yalnızlığı artırır; yalnızlık arttıkça kişi daha az sosyal deneyim yaşar ve bu durum dışlanma korkusunu yeniden üretir. Böylece dışlanma ve yalnızlık arasında döngüsel bir ilişki oluşur. Genç birey bir gruba dâhil olamama korkusuyla davranışlarını değiştirebilir, kendi düşüncelerini bastırabilir ya da kendisini kabul ettirmek için riskli davranışlara yönelebilir. Akran grubuna uyum sağlama baskısı, özellikle suç ve şiddet eğilimi açısından dikkate alınması gereken bir ara mekanizmadır.
Yalnızlık, Dışlanma ve Suç Eğilimi İlişkisi
Suç sosyolojisi açısından suç davranışı yalnızca bireyin kişisel tercihiyle açıklanamaz. Bireyin içinde bulunduğu sosyal çevre, toplumsal kontrol mekanizmaları, ekonomik koşullar, akran grupları, aile bağları, okul deneyimleri ve kültürel değerler suç eğiliminin oluşumunda etkili olabilir. Bu çalışmada suç eğilimi kavramı doğrudan suç işleme davranışından ziyade, kuralları ihlal etmeye yatkınlık, haksız bulunan kurallara uymama, arkadaş çevresinin etkisiyle riskli davranışlara yönelme, öfkelendiğinde kontrolsüz davranma, şiddet içeriklerine ilgi duyma veya bazı yasa dışı davranışları anlaşılabilir bulma gibi tutumlar üzerinden ele alınmaktadır. Bu tercih önemlidir; çünkü üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir araştırmada doğrudan suç davranışlarını ölçmek hem etik hem de uygulama açısından daha zor ve hassas olabilir.
Yalnızlık ve dışlanma kaygısı suç eğilimiyle birkaç yoldan ilişkilendirilebilir. İlk olarak sosyal bağların zayıflaması, bireyin toplumsal normlara bağlılığını azaltabilir. Kendisini toplumun bir parçası olarak görmeyen, okul çevresinde değerli hissetmeyen veya çevresinde onu kabul eden kimse olmadığını düşünen bir genç, toplumun kurallarını da kendisine ait görmeyebilir. Bu durumda kural ihlali, yalnızca yasaya karşı bir davranış değil, bireyin kendisini dışlayan düzene karşı geliştirdiği sembolik bir tepki haline gelebilir. Bu yorum özellikle Durkheim’ın anomi yaklaşımı ve Hirschi’nin sosyal bağ kuramıyla ilişkilendirilebilir.
İkinci olarak dışlanma, öfke ve gerilim üretebilir. Genç birey arkadaş çevresinden dışlandığında, sosyal medyada görmezden gelindiğinde veya kimliği nedeniyle yargılandığında bu deneyimi değersizlik, utanç, öfke veya haksızlık duygusu olarak yaşayabilir. Agnew’in genel gerilim kuramı, bireyin olumsuz deneyimler karşısında yaşadığı gerilim ve öfkenin suç veya sapma davranışlarına zemin hazırlayabileceğini savunur. Bu araştırma açısından dışlanma ve yalnızlık, gençlerde doğrudan suç davranışı yaratmasa da öfke kontrolünü zayıflatan, dürtüsel tepkileri artıran ve riskli davranışları daha anlaşılır hale getiren bir arka plan oluşturabilir.
Üçüncü olarak akran grubu etkisi önemlidir. Yalnız veya dışlanmış hisseden genç, kabul görmek için yeni gruplara yönelebilir. Bu gruplar destekleyici ve olumlu olabileceği gibi, riskli davranışları normalleştiren gruplar da olabilir. Anket formunda arkadaş grubunda riskli davranışların yaygınlığı, arkadaş çevresinin davranışlara etkisi ve gruba uyum için davranış değiştirme eğilimi sorgulanmıştır. Bu sorular, suç eğiliminin yalnızca bireysel öfke ya da yalnızlıkla değil, akran baskısıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir. Bir grup içinde küçük suçların olağan sayılması, kuralları ihlal etmenin normal karşılanması veya haksız kazancın meşrulaştırılması, dışlanmış birey için kabul görmenin bedeli haline gelebilir.
Dördüncü olarak dijital ortamlar suç ve şiddet eğilimini dolaylı biçimde etkileyebilir. Sosyal medyada dışlanma, siber zorbalık, dijital hakaret ve şiddet içerikleri gençlerin duygu durumunu etkileyebilir. Şiddet içeriklerine maruz kalmak her gençte şiddet davranışı yaratmaz; ancak öfke, yalnızlık ve değersizlik hissiyle birleştiğinde şiddetin normalleşmesi veya ilgi çekici hale gelmesi mümkündür. Bu nedenle çalışmada sosyal medya yalnızca iletişim aracı olarak değil, gençlerin görünürlük, kıyas, onay ve dışlanma deneyimlerini yaşadığı yeni bir sosyal alan olarak ele alınmaktadır.
Bu noktada önemli bir uyarı yapılmalıdır: Yalnız veya dışlanmış her genç suç eğilimi göstermez. Tam tersine birçok genç yalnızlık deneyimini sanat, spor, akademik başarı, içe dönük düşünme veya daha sağlıklı sosyal çevre arayışıyla yönetebilir. Bu çalışmanın amacı, yalnızlığı kriminalize etmek veya suç saymak değildir. Amaç, yalnızlık ve dışlanma kaygısının sosyal destek eksikliği, aile içi iletişim sorunları, akran baskısı, ekonomik eşitsizlikler ve kurallara yabancılaşma ile birleştiğinde nasıl bir risk alanı oluşturabileceğini anlamaktır. Bu ayrım yapılmadığında çalışma gençleri damgalayan bir dile kayabilir. Oysa sosyolojik yaklaşım, bireyi suçlamak yerine onu belirli toplumsal ilişkiler içinde anlamaya çalışmalıdır.
Sosyal Medya, Görünürlük Baskısı ve Dijital Dışlanma
Günümüzde gençlerin yalnızlık ve dışlanma deneyimlerini anlamak için sosyal medyayı dikkate almak zorunludur. Sosyal medya platformları gençlere iletişim kurma, kendini ifade etme, gündemi takip etme ve yeni insanlarla tanışma imkânı sağlasa da aynı zamanda sürekli görünür olma ve onay alma baskısı üretir. Bir paylaşımın beğeni almaması, mesajlara cevap verilmemesi, grup sohbetlerinde görmezden gelinmek, arkadaşların yapılan planları sosyal medyada paylaşması veya başkalarının daha mutlu ve başarılı görünmesi gençlerde dışlanma hissini artırabilir. Bu nedenle dijital dışlanma, klasik yüz yüze dışlanmanın yeni bir biçimi olarak görülebilir.
Sosyal medya, genç bireyin kendisini başkalarıyla karşılaştırmasını kolaylaştırır. Kişi çoğu zaman başkalarının seçilmiş, düzenlenmiş ve en iyi anlarını görür; kendi gündelik hayatını ise bütün eksikleri ve sıradanlığıyla yaşar. Bu karşılaştırma gençte yetersizlik hissi yaratabilir. Özellikle ekonomik imkânları sınırlı olan, sosyal çevresi dar olan veya akademik/kişisel başarı konusunda kendisini geride hisseden gençler için sosyal medya bu duyguları yoğunlaştırabilir. Bu durum Marx’ın yabancılaşma kavramıyla da ilişkilendirilebilir. Birey kendi hayatına dışarıdan bakar, kendi deneyimini değersiz görür ve sürekli başkalarının idealize edilmiş hayatlarıyla kendisini ölçmeye başlar.
FoMO, yani sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu, bu çalışmada sosyal medya boyutunu açıklayan önemli kavramlardan biridir. FoMO düzeyi yüksek olan genç, çevrimdışı kaldığında önemli şeyleri kaçırdığını düşünebilir; sosyal medyada aktif görünmediğinde çevresinden kopuyormuş gibi hissedebilir; beğeni ve yorumları sosyal değerinin göstergesi gibi algılayabilir. Can ve Satıcı’nın Türkçe FoMO ölçeği uyarlaması ile Türkiye’de üniversite öğrencileri üzerine yapılan güncel çalışmalar, FoMO ile problemli sosyal medya kullanımı arasında anlamlı ilişkiler kurulduğunu göstermektedir. Bu bağlamda sosyal medya yalnızlığı azaltan bir araç olabileceği gibi, yüzeysel ilişkiler ve görünürlük baskısı nedeniyle yalnızlığı artıran bir alana da dönüşebilir.
Anket formunda sosyal medya kullanım süresi, internetin hangi amaçla kullanıldığı, beğeni ve yorumların önemi, sosyal medyanın yalnızlık üzerindeki etkisi, paylaşımlara ilgi gelmediğinde hissedilenler ve sosyal medya gruplarında görmezden gelinme deneyimi sorgulanmıştır. Bu sorular, dijital alanın gençlerin yalnızlık ve dışlanma deneyimindeki yerini anlamak için önemlidir. Özellikle sosyal medyada yeterince ilgi görmediğinde kendini dışlanmış veya değersiz hissetme seçeneği, dijital onayın benlik algısı üzerindeki etkisini göstermektedir. Bu durum, gençlerin toplumsal kabul ihtiyacını yalnızca yüz yüze ilişkilerde değil, çevrimiçi görünürlük alanlarında da yaşadığını ortaya koymaktadır.
Sosyal medya ve suç eğilimi arasındaki ilişki doğrudan kurulamaz; ancak dolaylı mekanizmalar önemlidir. Dijital dışlanma ve siber zorbalık öfke, utanç ve değersizlik hissi yaratabilir. Şiddet içeriklerine sık maruz kalma, özellikle zaten öfkeli veya dışlanmış hisseden gençlerde şiddetin sıradanlaşmasına katkı sağlayabilir. Ayrıca çevrimiçi gruplar, bazı kural ihlallerini eğlenceli, cesur veya itibarlı gösterebilir. Bu nedenle sosyal medya, yalnızca gençleri yalnızlaştıran bir unsur değil, aynı zamanda bazı riskli davranışların öğrenildiği, normalleştirildiği veya onaylandığı bir alan olarak da değerlendirilmelidir.
Metodolojik Kuram ve Kuramsal Çerçeve
Bu araştırmanın kuramsal çerçevesi tek bir sosyolojik yaklaşıma indirgenmemiştir. Çünkü yalnızlık, dışlanma ve suç eğilimi çok boyutlu olgulardır. Bir yandan toplumsal bağların zayıflaması, normların belirsizleşmesi, ekonomik ve kültürel eşitsizlikler gibi makro düzeyde süreçler vardır. Diğer yandan gündelik etkileşimlerde yargılanma, damgalanma, görünmez kalma, beğenilmeme ve yanlış anlaşılma korkusu gibi mikro düzeyde deneyimler vardır. Bu nedenle çalışmada Durkheim, Marx, Weber, Simmel ve Goffman’ın yaklaşımları; Merton, Agnew, Hirschi ve Becker gibi suç/sapma kuramcılarıyla birlikte ele alınmıştır.
Durkheim’ın anomi kavramı, gençlerde yalnızlık ve suç ilişkisini anlamak açısından temel bir başlangıç noktasıdır. Durkheim’a göre toplum bireyi yalnızca dışarıdan sınırlayan bir yapı değildir; aynı zamanda bireye anlam, yön ve aidiyet sağlayan bir düzen yaratır. Bu düzen zayıfladığında birey neye göre hareket edeceğini, hangi hedeflerin meşru olduğunu ve kendisini hangi toplumsal bağların içinde konumlandıracağını kestirmekte zorlanır. Üniversite gençliği açısından anomi, gelecek belirsizliği, işsizlik korkusu, akademik rekabet, aile beklentileri ve sosyal kabul baskısıyla birleşebilir. Genç kendisini topluma bağlayan normları zayıf hissettiğinde, kural ihlalini daha anlaşılır veya daha az sorunlu görebilir.
Marx’ın yabancılaşma kavramı, modern gençliğin yalnızlık deneyimini açıklamak için güçlü bir araçtır. Marx yabancılaşmayı emek süreci üzerinden tartışsa da kavram, modern bireyin kendi üretimine, çevresine, diğer insanlara ve kendisine yabancılaşması şeklinde daha geniş yorumlanabilir. Günümüz gençliği, tüketim kültürü ve sosyal medya aracılığıyla sürekli daha başarılı, daha güzel, daha popüler ve daha zengin olma baskısıyla karşılaşmaktadır. Bu baskı altında genç, kendi gerçek yaşamını eksik ve değersiz görebilir. Ekonomik kaynaklara erişimi sınırlı olan gençlerin sosyal çevrede geri planda kalması, dışlanma ve suç ilişkisini sınıfsal eşitsizlik boyutuyla değerlendirmeyi gerektirir. Bu bakımdan Marxçı yaklaşım, dışlanmanın yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda maddi ve sınıfsal temelleri olduğunu hatırlatır.
Weber’in statü grupları ve toplumsal kapanma kavramları da dışlanma olgusunu anlamak açısından önemlidir. Weber’e göre toplum yalnızca ekonomik sınıflardan oluşmaz; prestij, yaşam tarzı, kültürel sermaye, saygınlık ve statü de toplumsal farklılaşmada belirleyicidir. Gençler arasında hangi kıyafetlerin giyildiği, hangi mekânlara gidildiği, hangi sosyal çevrede bulunulduğu, hangi dijital platformlarda görünür olunduğu ve hangi kültürel zevklere sahip olunduğu bir statü göstergesine dönüşebilir. Bu göstergelere sahip olmayan gençler dışarıda kalabilir. Dolayısıyla dışlanma, sadece yoksulluk veya kişisel uyumsuzluk değil, statü gruplarının kendi sınırlarını koruma biçimi olarak da okunabilir.
Simmel’in modern yaşam çözümlemeleri, kalabalık içinde yalnızlık deneyimini açıklamada oldukça işlevseldir. Simmel modern kent yaşamında bireyin çok sayıda insanla karşılaştığını, fakat bu karşılaşmaların çoğu zaman yüzeysel, geçici ve mesafeli olduğunu vurgular. Üniversite kampüsü de benzer biçimde kalabalık ama anonim bir sosyal alan olabilir. Öğrenci her gün yüzlerce kişiyle aynı ortamda bulunabilir, fakat derinlikli ilişki kuramayabilir. Bu durumda yalnızlık fiziksel yalnızlıktan değil, ilişkilerin yüzeyselliğinden doğar. Sosyal medya da Simmel’in modern metropolüne benzer bir dijital kalabalık yaratır. Herkes görünürdür ama herkesin gerçekten görülmesi mümkün değildir.
Goffman’ın damga yaklaşımı, gençlerde dışlanma ve benlik sunumu ilişkisini açıklamak açısından merkezi bir yere sahiptir. Goffman’a göre bireyler gündelik yaşamda kendilerini başkalarına belirli biçimlerde sunar ve sosyal kabul görmek için izlenimlerini yönetmeye çalışırlar. Gençler de arkadaş çevresinde, okulda ve sosyal medyada sürekli bir benlik sunumu gerçekleştirir. Ancak bireyin dini inancı, siyasi görüşü, cinsel kimliği, ekonomik durumu, dış görünüşü veya yaşam tarzı nedeniyle yargılanacağını düşünmesi damgalanma korkusunu artırabilir. Damgalanma korkusu, dışlanma kaygısını besler; dışlanma kaygısı ise bireyin sosyal ortamlardan geri çekilmesine ya da kendini kabul ettirmek için davranışlarını değiştirmesine yol açabilir.
Merton’un gerilim kuramı, toplumsal hedefler ile bu hedeflere ulaşmanın meşru yolları arasındaki uyumsuzluğu vurgular. Modern toplum gençlere başarı, zenginlik, popülerlik ve konfor gibi hedefler sunar; fakat bu hedeflere herkesin eşit biçimde ulaşması mümkün değildir. Bu durumda bazı bireyler kuralları esnetmeyi veya haksız kazancı meşrulaştırmayı daha kabul edilebilir görebilir. Anket formunda yer alan 'sonunda zenginlik ve konfora ulaşacaksam kuralları esnetmekten zarar gelmez' gibi ifadeler, bu gerilim mantığını ölçmeye uygundur. Agnew’in genel gerilim kuramı ise yalnızlık, dışlanma ve öfke gibi olumsuz deneyimlerin suç eğilimini artırabilecek duygusal arka planı nasıl oluşturabileceğini açıklar.
Hirschi’nin sosyal bağ kuramı, bu araştırmanın en doğrudan ilişkili kuramsal dayanaklarından biridir. Hirschi’ye göre bireyin topluma bağlılığı güçlü olduğunda suç davranışına yönelme olasılığı azalır. Bağlılık; aileye, okula, arkadaşlara, toplumsal değerlere ve geleceğe ilişkin yatırımla kurulur. Genç kendisini ailesi tarafından anlaşılmış, okul çevresinde değerli ve arkadaşları tarafından kabul edilmiş hissediyorsa kurallara uyma motivasyonu daha güçlü olabilir. Buna karşılık yakın arkadaş yokluğu, aile desteği eksikliği, okulda değersizlik hissi ve toplumda bir yerinin olmadığını düşünme, sosyal bağların zayıflamasına işaret eder. Bu bağ zayıfladığında riskli davranışlara yönelme daha anlaşılır hale gelir.
Becker’ın etiketleme yaklaşımı da dışlanma ve suç ilişkisine farklı bir boyut ekler. Becker’a göre sapma, yalnızca belirli bir davranışın özelliği değil, toplumun o davranışı nasıl tanımladığıyla ilgilidir. Bir genç bir kez sorunlu, saldırgan, uyumsuz veya başarısız olarak etiketlendiğinde bu etiket onun sosyal ilişkilerini etkileyebilir. Dışlanan ve damgalanan genç, zamanla kendisine biçilen kimliği içselleştirebilir veya bu kimliğe uygun davranmaya başlayabilir. Bu nedenle gençlerle ilgili çalışmalarda dil önemlidir. Araştırma, gençleri 'suça eğilimli' şeklinde damgalamak yerine, hangi sosyal koşulların riskli davranışları artırabileceğini anlamayı amaçlamalıdır.
Araştırma Yöntemi ve Modeli
Bu çalışma, nicel araştırma yaklaşımına dayalı, kesitsel ve ilişkisel tarama modelinde tasarlanmıştır. Kesitsel model, belirli bir zaman aralığında gençlerin yalnızlık, dışlanma, aidiyet, sosyal medya kullanımı ve suç eğilimine yönelik tutumlarını ölçmeye olanak sağlar. İlişkisel tarama modeli ise bu değişkenlerin birbirleriyle bağlantısını değerlendirmek için uygundur. Araştırmanın amacı nedensel bir deney yapmak değil, gençlerin sosyal deneyimleri ile riskli davranışlara yönelik tutumları arasındaki muhtemel ilişkileri sosyolojik olarak yorumlamaktır. Bu nedenle çalışma, 'yalnızlık suça neden olur' gibi basit bir neden-sonuç önermesi kurmaktan kaçınır; bunun yerine yalnızlık ve dışlanmanın hangi aracı mekanizmalarla suç eğilimine yaklaşabileceğini sorgular.
Veri toplama aracı olarak yapılandırılmış anket formu kullanılmıştır. Anket formu demografik sorular, çoktan seçmeli değerlendirme soruları ve beşli Likert tipi tutum maddelerinden oluşmaktadır. Demografik bölümde yaş, cinsiyet, fakülte/bölüm, sınıf düzeyi, medeni durum, aile gelir düzeyi, memleket, aile yapısı, anne-babanın hayatta olup olmadığı, akademik başarı ve not ortalaması gibi değişkenler yer almaktadır. Bu değişkenler, yalnızlık ve dışlanma deneyiminin toplumsal konumla ilişkisini değerlendirmek için önemlidir. Çünkü gençlerin sosyal destek kaynakları ve dışlanma deneyimleri cinsiyet, gelir, aile yapısı, akademik başarı ve fakülte çevresine göre farklılık gösterebilir.
Anketin ikinci boyutu aile, arkadaş çevresi ve sosyal destekle ilgilidir. Aile ilişkilerinin sıcak, destekleyici, mesafeli veya çatışmalı olup olmadığı; kişinin ailesi tarafından ne kadar anlaşılmış hissettiği; yakın arkadaş sayısı; arkadaş çevresinin davranışları ne kadar etkilediği; arkadaş grubunda riskli davranışların yaygınlığı ve gruba uyum için davranış değiştirme eğilimi sorgulanmıştır. Bu bölüm, Hirschi’nin sosyal bağ kuramıyla da uyumludur. Çünkü aile ve arkadaş çevresi genç bireyin topluma bağlanmasında temel mekanizmalardır. Bu bağların zayıflaması yalnızlık ve dışlanma hissini artırabileceği gibi, riskli davranışlara karşı koruyucu mekanizmaları da zayıflatabilir.
Anketin üçüncü boyutu sosyal medya ve dijital görünürlükle ilgilidir. Günlük sosyal medya kullanım süresi, internetin temel kullanım amacı, beğeni ve yorumların önemi, sosyal medyanın yalnızlık duygusuna etkisi, paylaşımlara yeterince ilgi gelmediğinde hissedilenler ve sosyal medya gruplarında görmezden gelinme deneyimi bu bölümde ele alınmıştır. Bu sorular, günümüz gençliğinde yalnızlık ve dışlanma deneyiminin yalnızca yüz yüze ilişkilerde değil, dijital etkileşimlerde de üretildiğini göstermektedir. Özellikle FoMO ve dijital onay ihtiyacı, gençlerin sosyal medya ile kurduğu ilişkinin psiko-sosyal boyutunu anlamak için önemlidir.
Anketin dördüncü boyutu yalnızlık, dışlanma, aidiyet ve davranışsal tepki alanıdır. Katılımcılara kendilerini en çok hangi sosyal ortamda rahat hissettikleri, en çok nerede dışlanmış hissettikleri, hangi gruba ait hissettikleri, zor durumda ilk kime başvurdukları, günlük yaşamda kendilerini en çok ne zaman yalnız hissettikleri, uzun süre yalnız kaldıklarında nasıl hissettikleri ve dışlandıklarını hissettiklerinde ne yaptıkları sorulmuştur. Bu bölüm, yalnızlık ve dışlanmanın sadece duygu düzeyinde değil, davranışa dönük sonuçlarıyla da değerlendirilmesini sağlar. Özellikle 'kontrolsüz davranışlara yönelebilirim' ve 'kuralları ihlal edebileceğim davranışlara yönelebilirim' gibi seçenekler suç ilişkisi açısından dikkate değerdir.
Likert tipi maddeler ise çalışmanın en kapsamlı ölçüm alanını oluşturur. Bu maddelerde yalnızlık, güçlü ilişki kurabilme, sosyal çevrenin yeterliliği, anlaşılmamışlık hissi, destek alabilecek kimsenin olup olmadığı, reddedilme korkusu, gruba dâhil olamama kaygısı, yargılanma çekincesi, dini inanç, siyasi görüş ve cinsel kimlik nedeniyle dışlanma algısı, toplumda yer edinme, okul çevresinde değerli hissetme, sosyal ilişkilerden memnuniyet, kurallara uyma, haksız kurallara uymama, şiddet içeriklerine ilgi, arkadaş çevresinin etkisiyle kural ihlali, öfkelendiğinde kontrolsüz davranma, küçük suçları olağan görme ve bazı yasa dışı davranışları kabul edilebilir bulma gibi çok sayıda ifade yer almaktadır. Böylece araştırma, yalnızlık ve suç eğilimi arasındaki ilişkiyi tek bir soru ile değil, birden fazla alt boyut üzerinden değerlendirmektedir.
Evren ve Örneklem
Araştırmanın evrenini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde öğrenim gören lisans öğrencileri oluşturmaktadır. Üniversite öğrencileri bu araştırma için uygun bir evrendir; çünkü gençlik döneminin önemli bir bölümü üniversite yaşamı içinde şekillenmektedir. Üniversite, farklı şehirlerden, farklı ekonomik koşullardan, farklı aile yapılarından ve farklı kültürel çevrelerden gelen gençleri aynı sosyal alanda bir araya getirir. Bu durum hem yeni aidiyetler kurma fırsatı yaratır hem de dışlanma, uyum sorunu, yalnızlık ve statü rekabeti gibi deneyimleri görünür hale getirir. Özellikle kampüs yaşamı, sınıf ilişkileri, arkadaş grupları, sosyal medya kullanımı ve akademik başarı baskısı gençlerin toplumsal deneyimlerini yoğun biçimde etkiler.
Örneklem, araştırmaya gönüllü olarak katılan ve anket formunu yanıtlayan lisans öğrencilerinden oluşmaktadır. Dönem içinde yaklaşık 1000 öğrenciye ulaşılmış olması, araştırmanın geniş bir öğrenci kitlesine temas ettiğini göstermektedir. Ancak bu makalede verilerin ayrıntılı istatistiksel analizi tamamlanmadığı için örneklemin kesin dağılımları yüzdelik tablolar halinde verilmemiştir. Bunun yerine örneklem, araştırmanın hedef kitlesi ve saha uygulamasının kapsamı üzerinden tanımlanmıştır. Akademik dürüstlük açısından bu sınırlılığı açıkça belirtmek önemlidir. Çünkü analiz edilmemiş veriler üzerinden kesin oranlar üretmek, araştırmanın güvenilirliğini zayıflatır.
Örnekleme dâhil edilme ölçütleri aktif lisans öğrencisi olmak, 18 yaş ve üzerinde bulunmak, gönüllü katılım onayı vermek ve anketi yanıtlamayı kabul etmektir. Kimlik bilgisi talep edilmediği için katılımcıların anonimliği korunmuştur. Anket formunda katılımın tamamen gönüllülük esasına dayandığı, katılımcıların istedikleri soruyu yanıtlamayabilecekleri ve anketi yarıda bırakabilecekleri belirtilmiştir. Bu ilkeler, araştırmanın etik niteliği açısından önemlidir. Yalnızlık, dışlanma, suç ve şiddet eğilimi gibi hassas konular çalışıldığı için katılımcıların kendilerini baskı altında hissetmemesi gerekmektedir.
Örneklemin daha güçlü hale gelmesi için ideal durumda fakülte, sınıf düzeyi, cinsiyet ve gelir düzeyi gibi değişkenlere göre tabakalı bir dağılım izlenmelidir. Böylece yalnızca belirli fakültelerde ya da belirli arkadaş çevrelerinde bulunan öğrencilerin yanıtlarıyla sınırlı kalınmaz. Örneğin sosyal bilimler, fen bilimleri, sağlık bilimleri ve eğitim alanlarında okuyan öğrencilerin kampüs deneyimleri farklı olabilir. Benzer şekilde ailesiyle yaşayan öğrenciler ile yurtta veya ev arkadaşlarıyla yaşayan öğrencilerin yalnızlık ve sosyal destek deneyimleri değişebilir. Bu nedenle gelecek çalışmalarda örneklemin tabakalı biçimde düzenlenmesi, araştırmanın temsil gücünü artıracaktır.
Veri Toplama Süreci ve Veri Analizi
Veri toplama süreci anket formu aracılığıyla yürütülmüştür. Anketin giriş bölümünde araştırmanın amacı açıklanmış, verilerin yalnızca bilimsel çalışma kapsamında kullanılacağı, üçüncü kişilerle paylaşılmayacağı, katılımın gönüllülük esasına dayandığı ve kimlik bilgisi talep edilmediği belirtilmiştir. Bu açıklama, katılımcıların daha rahat yanıt vermesini sağlamak açısından önemlidir. Çünkü suç eğilimi, şiddet tutumu, dışlanma ve yalnızlık gibi konular katılımcılar tarafından hassas algılanabilir. Anketin anonim olması, sosyal beğenirlik etkisini tamamen ortadan kaldırmasa da azaltabilecek bir yöntemdir.
Araştırmanın planlanan veri analizi nicel veri analizi tekniklerine dayanmaktadır. İlk aşamada katılımcıların demografik özellikleri frekans ve yüzde dağılımlarıyla gösterilebilir. Yaş, cinsiyet, fakülte/bölüm, sınıf düzeyi, aile gelir düzeyi, aile yapısı, akademik başarı, yakın arkadaş sayısı ve sosyal medya kullanım süresi gibi değişkenler bu aşamada betimlenebilir. İkinci aşamada Likert tipi maddeler alt boyutlara ayrılarak değerlendirilebilir. Yalnızlık, dışlanma, aidiyet, sosyal medya/onay ihtiyacı, akran etkisi, kurallara bakış, öfke kontrolü ve suç/şiddet eğilimi gibi boyutlar için ortalama puanlar oluşturulabilir.
Analiz sürecinde bazı maddelerin ters kodlanması gerekir. Örneğin 'yakın ilişkiler kurmak benim için kolaydır', 'insanlarla güçlü ve anlamlı ilişkiler kurabiliyorum', 'sosyal ortamlarda rahat ve güvende hissederim', 'okul çevremde kendimi değerli hissederim', 'yasalara uymak benim için bir önceliktir', 'riskli davranışlardan her zaman uzak dururum' gibi olumlu ifadeler yüksek puan aldığında yalnızlık veya suç eğilimini değil, koruyucu sosyal bağları gösterir. Buna karşılık 'kendimi çoğu zaman yalnız hissederim', 'çoğu zaman toplumda dışlandığımı hissediyorum', 'arkadaş çevremin etkisiyle kuralları ihlal edebilirim' ve 'dışlandığımda kurallara uymak saçma gelir' gibi ifadeler risk boyutuna daha doğrudan işaret eder. Bu nedenle toplam puanlar oluşturulmadan önce maddelerin yönü dikkatle düzenlenmelidir.
Değişkenler arasındaki ilişkileri incelemek için korelasyon analizi kullanılabilir. Yalnızlık puanı ile dışlanma puanı, dışlanma puanı ile öfke kontrolü, sosyal medya kullanım süresi ile dijital dışlanma algısı, aidiyet puanı ile suç eğilimi puanı arasındaki ilişkiler bu analizle görülebilir. Ayrıca iki grup karşılaştırmalarında t-testi, ikiden fazla grup karşılaştırmalarında tek yönlü varyans analizi kullanılabilir. Örneğin cinsiyete, gelir düzeyine, sınıf düzeyine veya yakın arkadaş sayısına göre yalnızlık ve dışlanma puanlarının farklılaşıp farklılaşmadığı incelenebilir. Regresyon analizi ise suç eğilimini hangi değişkenlerin daha güçlü açıkladığını görmek için kullanılabilir.
Bu makalede ayrıntılı istatistiksel analiz tamamlanmadığı için bulgular kesin oranlarla değil, tematik yorumlarla sunulmuştur. Bu yöntem, çalışmanın bir sınırlılığıdır; ancak tamamen veri uydurmak yerine araştırma formunun ölçtüğü alanlardan hareketle olası eğilimleri sosyolojik olarak yorumlamak daha doğru görülmüştür. Dolayısıyla bulgular bölümü, 'kesin istatistiksel sonuçlar' değil, 'anket boyutlarına dayalı tematik bulgular ve beklenen eğilimler' olarak okunmalıdır. Bu tercih, araştırmanın final ödevi koşulları içindeki uygulanabilirliğini sağlarken bilimsel dürüstlüğü de korumaktadır.
Bulgular: Tematik ve Kategorik Değerlendirme
Bu bölümde bulgular, anket verilerinin tam istatistiksel çözümlemesi tamamlanmadığı için tematik ve kategorik biçimde değerlendirilmiştir. Yorumlar, anket formunda yer alan soru grupları, araştırmanın kuramsal çerçevesi ve gençlik sosyolojisi literatüründeki genel eğilimler dikkate alınarak yapılmıştır. Bu nedenle burada verilen değerlendirmeler kesin yüzdeler veya istatistiksel anlamlılık sonuçları olarak okunmamalıdır. Daha çok araştırmanın hangi bulgu alanlarına işaret ettiğini, gençlerde yalnızlık ve dışlanma kaygısının hangi davranışsal sonuçlarla ilişkilendirilebileceğini ve demografik değişkenlerin bu ilişkiyi nasıl farklılaştırabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.
İlk bulgu kategorisi yalnızlık ve aidiyet deneyimidir. Anket formundaki 'kendimi çoğu zaman yalnız hissederim', 'sosyal çevrem yetersizdir', 'kendimi genellikle anlaşılmamış hissederim', 'zor zamanlarımda destek alabileceğim kimse yoktur' gibi ifadeler gençlerin öznel yalnızlık düzeyini anlamaya yöneliktir. Buna karşılık 'yakın ve güvenilir arkadaşlıklarım vardır', 'insanlarla güçlü ve anlamlı ilişkiler kurabiliyorum', 'toplumda bir yerim olduğunu düşünüyorum' ve 'okul çevremde kendimi değerli hissederim' gibi ifadeler aidiyet ve sosyal destek boyutunu ölçer. Beklenen eğilim, yakın arkadaş sayısı yüksek, aile ilişkileri destekleyici ve okul çevresinde değerli hisseden öğrencilerde yalnızlık düzeyinin daha düşük olmasıdır. Bu durum sosyal bağların koruyucu etkisini destekler.
İkinci bulgu kategorisi dışlanma kaygısıdır. İnsanlar tarafından reddedilmekten korkma, gruba dâhil olamama kaygısı, başkalarının yargılamasından çekinme, dini inanç, siyasi görüş veya cinsel kimlik nedeniyle dışlandığını hissetme gibi maddeler bu boyutu oluşturur. Bu maddelerin önemi, dışlanmanın yalnızca genel bir sosyal sorun değil, kimlik ve değerler üzerinden de yaşanabileceğini göstermesidir. Genç birey kendisini olduğu gibi ifade ettiğinde dışlanacağını düşünüyorsa, sosyal ortamlarda daha temkinli davranabilir. Bu da sosyal ilişki kurma cesaretini azaltabilir ve yalnızlığı yeniden üretir. Dolayısıyla dışlanma kaygısı ile yalnızlık arasında karşılıklı beslenen bir ilişki olduğu tahmin edilmektedir.
Üçüncü bulgu kategorisi aile ve sosyal destekle ilgilidir. Ailenin sıcak ve destekleyici olması, öğrencinin anlaşılmış hissetmesi ve zor durumda başvurabileceği kişilerin bulunması yalnızlık ve riskli davranışlar karşısında koruyucu bir faktör olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık sorunlu ve çatışmalı aile ilişkileri, ailenin öğrenciyi anlamaması veya zor durumda kimseye başvurmama eğilimi yalnızlığı artırabilir. Burada aile yalnızca duygusal destek kaynağı değil, aynı zamanda sosyal kontrol mekanizmasıdır. Aileyle güçlü bağ kuran genç, kendisini daha güvende hissedebilir ve riskli davranışlara karşı daha dirençli olabilir. Ancak aile desteğinin baskıcı veya yargılayıcı biçimde kurulması halinde tam tersi bir sonuç da ortaya çıkabilir. Bu nedenle aile ilişkilerinin niteliği önemlidir.
Dördüncü bulgu kategorisi arkadaş çevresi ve akran etkisidir. Yakın arkadaş sayısı, arkadaş çevresinin davranışları etkileme düzeyi, arkadaş grubunda riskli davranışların yaygınlığı ve gruba uyum sağlamak için davranış değiştirme eğilimi suç ilişkisi açısından kritik değişkenlerdir. Beklenen eğilim, riskli davranışların normal karşılandığı arkadaş gruplarında bulunan ve gruba kabul edilmek için davranışlarını değiştirmeye daha açık olan gençlerde kural ihlaline yönelik tutumların daha olumlu olmasıdır. Bu durum, suç eğiliminin yalnızca bireysel öfke veya yalnızlıktan değil, akran grubunun normlarından da etkilendiğini gösterir. Dışlanmış gençlerin kabul görmek için riskli gruplara yaklaşması bu bağlamda önemli bir risk mekanizmasıdır.
Beşinci bulgu kategorisi sosyal medya, görünürlük ve dijital dışlanmadır. Sosyal medya kullanım süresi yüksek olan, beğeni ve yorumları önemli gören, paylaşımlarına ilgi gelmediğinde dışlanmış veya değersiz hisseden ve sosyal medya gruplarında görmezden gelindiğini düşünen öğrencilerde yalnızlık ve dışlanma kaygısının daha güçlü olabileceği beklenmektedir. Burada sosyal medya iki yönlü bir işleve sahiptir. Bazı gençler yalnızlıklarını azaltmak için sosyal medyaya yönelebilir; fakat bu yönelim yüzeysel ilişkilere, kıyas baskısına ve dijital onay ihtiyacına dönüştüğünde yalnızlık daha da artabilir. Bu nedenle sosyal medyanın etkisi tek başına kullanım süresinden çok kullanım biçimiyle ilişkilidir.
Altıncı bulgu kategorisi yalnızlık ve dışlanmanın davranışsal tepkileridir. Anket formunda uzun süre yalnız kaldığında kendini değersiz hissetme, öfkeli ve huzursuz olma veya kontrolsüz davranışlara yönelebilme; dışlandığında içe kapanma, yeni gruplar arama, sert ve dürtüsel tepkiler verme ya da kuralları ihlal edebilecek davranışlara yönelme seçenekleri yer almaktadır. Beklenen eğilim, yalnızlığı daha yoğun ve olumsuz yaşayan gençlerin içe kapanma veya sosyal medyaya yönelme davranışını daha fazla göstermesidir. Ancak yalnızlık öfke ve değersizlik hissiyle birleştiğinde dürtüsel tepki verme ve riskli davranışlara açıklık artabilir. Bu nokta suç eğilimiyle bağlantının kurulduğu temel alandır.
Yedinci bulgu kategorisi kurallara bakış ve suç eğilimiyle ilgilidir. 'Haksız bulduğum kurallara uymam', 'arkadaş çevremin etkisiyle kuralları ihlal edebilirim', 'öfkelendiğimde sonuçlarını düşünmeden davranabilirim', 'anlık çıkarım için riskli davranışlara yönelebilirim', 'arkadaş grubumda küçük suçlar olağan sayılabilir', 'bazı yasa dışı davranışlar anlaşılabilir ve kabul edilebilir' gibi ifadeler suç eğilimini doğrudan ölçmeye yöneliktir. Buna karşılık 'yasalara uymak benim için bir önceliktir', 'riskli davranışlardan her zaman uzak dururum', 'öfkelendiğimde bile kontrolümü kaybetmemeye çalışırım' ve 'haksız kazanç elde etmekten kaçınırım' ifadeleri koruyucu normlara işaret eder. Beklenen bulgu, dışlanma ve yalnızlık arttıkça kurallara yabancılaşmanın da artabileceği; fakat bu ilişkinin sosyal destek ve aile/arkadaş bağları tarafından zayıflatılabileceğidir.
Sekizinci bulgu kategorisi demografik farklılaşmalardır. Cinsiyet, gelir düzeyi, aile yapısı, akademik başarı, sınıf düzeyi ve barınma biçimi yalnızlık ve dışlanma deneyimini farklılaştırabilir. Düşük gelir düzeyine sahip öğrenciler ekonomik dışlanmayı daha fazla hissedebilir. Ailesinden uzakta yaşayan öğrenciler ilk yıllarda yalnızlık ve uyum sorunu yaşayabilir. Akademik başarı düzeyi düşük olan öğrenciler kendilerini okul çevresinde daha değersiz görebilir. Bununla birlikte demografik değişkenlerin etkisi tek başına belirleyici değildir. Örneğin düşük gelirli bir öğrenci güçlü arkadaş desteği sayesinde yalnızlığı daha az hissedebilir; yüksek gelirli bir öğrenci ise sosyal medya karşılaştırmaları nedeniyle dışlanma kaygısını yoğun yaşayabilir. Bu yüzden demografik bulguların sosyal destek ve aidiyetle birlikte yorumlanması gerekir.
Dokuzuncu bulgu kategorisi şiddet eğilimiyle ilgilidir. Şiddet eğilimi burada fiziksel şiddet uygulama davranışından çok, şiddet içeriklerine ilgi duyma, öfkelendiğinde kontrolü kaybetme, sert tepki verme ve küçük kural ihlallerini olağan görme gibi tutumlar üzerinden değerlendirilmiştir. Beklenen eğilim, yoğun dışlanma ve değersizlik hissi yaşayan, arkadaş çevresinde riskli davranışları normal gören ve öfke kontrolünde zorlanan öğrencilerde şiddete yönelik toleransın daha yüksek olmasıdır. Buna karşılık sosyal ilişkilerinden memnun olan, okul çevresinde değerli hisseden ve toplum düzenine katkı sağlama isteği taşıyan öğrencilerde şiddet eğiliminin daha düşük olacağı tahmin edilmektedir.
Genel olarak bulgular, yalnızlık ve dışlanma kaygısının tek başına suç eğilimini açıklamadığını; fakat bu iki değişkenin sosyal destek eksikliği, akran baskısı, dijital dışlanma, öfke kontrolü sorunu ve kurallara yabancılaşma ile birleştiğinde riskli davranışlara zemin hazırlayabileceğini göstermektedir. Bu sonuç, araştırmanın temel varsayımıyla uyumludur. Gençleri suça iten tek bir neden yoktur. Suç eğilimi, sosyal bağların zayıflaması, haksızlık hissi, değersizlik duygusu, grup baskısı ve normların sorgulanması gibi süreçlerin kesiştiği bir alanda şekillenmektedir.
Tartışma
Araştırmanın tematik bulguları, gençlerde yalnızlık ve dışlanma kaygısının çok katmanlı bir mesele olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, yalnızlığı yalnızca bireysel psikolojik bir sorun olarak ele alan yaklaşımların yetersiz kaldığını düşündürmektedir. Genç birey yalnız hissettiğinde bunun nedeni her zaman kişisel içe kapanıklık değildir. Aile içinde anlaşılmamak, arkadaş çevresinde kabul görmemek, okul ortamında değerli hissedememek, sosyal medyada görünmez kalmak, ekonomik koşullar nedeniyle belirli çevrelere dâhil olamamak veya kimlik özellikleri nedeniyle yargılanacağını düşünmek yalnızlık deneyimini üretir. Bu nedenle yalnızlık, bireyin toplumla kurduğu bağın niteliğini gösteren sosyolojik bir göstergedir.
Durkheim’ın anomi yaklaşımı açısından değerlendirildiğinde gençlerde yalnızlık ve dışlanma, toplumsal düzenle birey arasındaki bağın zayıfladığı noktalara işaret eder. Genç, kendisini toplumun bir parçası olarak görmediğinde ve toplumun kurallarını kendi yaşamıyla anlamlı bir bağ içinde hissetmediğinde kural ihlali daha az sorunlu görünebilir. Ancak bu durum doğrudan suç davranışına dönüşmeyebilir. Burada sosyal destek, aile bağları, okul aidiyeti ve arkadaş çevresi gibi aracı değişkenler devreye girer. Bu nedenle suç eğilimini anlamak için yalnızlığa değil, yalnızlığın hangi sosyal koşullarda yaşandığına bakmak gerekir.
Marx’ın yabancılaşma kavramı, özellikle ekonomik eşitsizlikler ve sosyal medya karşılaştırmaları bağlamında anlamlıdır. Günümüz gençliği sürekli başarı, tüketim ve görünürlük baskısıyla karşı karşıyadır. Ekonomik imkânları sınırlı olan bir öğrenci, arkadaşlarının tüketim pratiklerine katılamadığında veya sosyal medyada idealize edilmiş hayatlarla karşılaştığında kendisini dışarıda hissedebilir. Bu dışarıda kalma duygusu, yalnızca maddi yoksunlukla değil, sembolik değersizlikle ilgilidir. Weber’in statü grupları yaklaşımı da bu noktada devreye girer. Gençler arasında statü yalnızca parayla değil; görünüm, arkadaş çevresi, sosyal medya etkileşimi, kültürel zevk ve popülerlik üzerinden de kurulur.
Goffman’ın damga yaklaşımı, anket formundaki kimlik temelli dışlanma maddelerini yorumlamak için kullanışlıdır. Dini inanç, siyasi görüş veya cinsel kimlik nedeniyle dışlanma hissi, gençlerin sosyal ortamlarda kendilerini ne kadar özgür ifade edebildiklerini etkiler. Bir genç, düşüncelerini söylediğinde yargılanacağını düşünüyorsa, sosyal ilişkilerde sürekli kendisini denetlemek zorunda kalır. Bu durum hem kaygıyı hem de sosyal geri çekilmeyi artırır. Goffman’ın benlik sunumu yaklaşımı da sosyal medya ile birleştiğinde güncel hale gelir. Genç birey artık yalnızca yüz yüze ortamlarda değil, dijital platformlarda da kendisini sunmak ve başkalarının bakışına göre konum almak zorundadır.
Merton ve Agnew’in gerilim yaklaşımları ise dışlanma ve suç eğilimi arasındaki duygusal ve yapısal bağı açıklamada önemlidir. Toplumun başarı, konfor ve statü hedefleri gençlere sürekli hatırlatılır; ancak bu hedeflere ulaşmanın meşru yolları herkes için eşit değildir. Bu eşitsizlik haksızlık duygusu, öfke ve değersizlik hissi yaratabilir. Agnew’in genel gerilim kuramı açısından dışlanma, reddedilme ve başarısızlık hissi gençte negatif duygular üretir. Bu negatif duygular sağlıklı biçimde yönetilemediğinde dürtüsel tepki verme, şiddeti meşrulaştırma veya kuralları ihlal etme eğilimi güçlenebilir.
Hirschi’nin sosyal bağ kuramı bulguların en net biçimde desteklediği yaklaşımlardan biridir. Çünkü anket formunda aile, arkadaş, okul, toplum ve kurallara bağlılık aynı anda sorgulanmıştır. Sosyal bağları güçlü olan gençlerin riskli davranışlara daha uzak olması beklenmektedir. Bu bağlar yalnızca denetim anlamında değil, anlam ve aidiyet üretme açısından da önemlidir. Bir genç ailesi, arkadaşları ve okul çevresi tarafından değerli hissediyorsa, toplum düzenine katkı sağlama isteği de daha güçlü olabilir. Buna karşılık kendisini hiçbir gruba ait hissetmeyen ve çevresinde onu gerçekten kabul eden insan olmadığını düşünen gençlerde normlara bağlılığın zayıflaması daha olasıdır.
Bu tartışma, sosyal medya boyutu olmadan eksik kalır. Güncel FoMO ve sosyal medya araştırmaları, gençlerin dijital bağlantı halinde olmalarına rağmen yalnızlık ve bağımlılık deneyimlerinin artabileceğini göstermektedir. Bu çalışmadaki anket de sosyal medyanın hem sosyalleştirici hem de yalnızlaştırıcı yönünü birlikte sorgulamıştır. Sosyal medya gençler için destekleyici bir alan olabilir; ancak beğeni, yorum ve görünürlük üzerinden işleyen bir değer ölçüsüne dönüştüğünde dışlanma kaygısını artırabilir. Bu nedenle gençlerin sosyal medya kullanımını sadece süre üzerinden değil, sosyal medya ile kurdukları anlam ilişkisi üzerinden değerlendirmek gerekir.
Tartışmanın önemli sonuçlarından biri şudur: Yalnızlık ve dışlanma kaygısı gençleri otomatik olarak suç davranışına götürmez; ancak sosyal bağları zayıflatan, öfkeyi artıran, kuralları anlamsızlaştıran ve riskli akran gruplarına yönelimi kolaylaştıran bir zemin oluşturabilir. Bu nedenle politika ve uygulama önerileri yalnızca suçun ortaya çıkmasından sonra müdahaleye değil, gençlerin sosyal bağlarını güçlendirmeye odaklanmalıdır. Üniversitelerde sosyal kulüpler, psikolojik danışmanlık hizmetleri, akran dayanışma grupları, kapsayıcı etkinlikler ve dijital farkındalık çalışmaları bu bakımdan önemlidir.
Sonuç ve Öneriler
Bu çalışma, gençlerde dışlanma ve yalnızlık kaygısı ile suç ilişkisini sosyolojik bir bakışla değerlendirmiştir. Araştırmanın temel sonucu, yalnızlık ve dışlanmanın doğrudan ve tek başına suç nedeni olarak görülemeyeceği; ancak sosyal destek zayıflığı, akran baskısı, dijital dışlanma, öfke kontrolü sorunları, kurallara yabancılaşma ve değersizlik hissiyle birleştiğinde suç ve şiddet eğilimine zemin hazırlayabilecek bir kırılganlık alanı oluşturabileceğidir. Gençlerin kendilerini aile, arkadaş, okul ve toplum içinde değerli hissetmeleri, riskli davranışlara karşı önemli bir koruyucu etki sağlayabilir.
Sonuçlar, gençlik sosyolojisi açısından yalnızlığın bireysel bir zayıflık olarak değil, toplumsal bağların niteliğiyle ilişkili bir olgu olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bir genç yalnızsa bu yalnızlık yalnızca onun karakteriyle açıklanamaz. Onu dışlayan, görmezden gelen, yargılayan veya kabul etmek için belirli koşullar dayatan sosyal çevreler de bu yalnızlığın üretiminde rol oynar. Bu nedenle gençlerin yalnızlık ve dışlanma deneyimlerine yönelik çözümler de bireyi suçlayan değil, sosyal çevreyi dönüştüren yaklaşımlar içermelidir.
Üniversiteler gençlerin aidiyet kurabileceği en önemli kurumsal alanlardan biridir. Bu nedenle üniversite yönetimleri yalnızca akademik başarıya değil, öğrencilerin sosyal bütünleşmesine de önem vermelidir. Fakülteler arası sosyal etkinlikler, öğrenci kulüpleri, spor ve sanat faaliyetleri, yeni gelen öğrenciler için uyum programları ve akran danışmanlığı uygulamaları yalnızlık ve dışlanma hissini azaltabilir. Özellikle birinci sınıf öğrencileri, ailesinden uzakta yaşayanlar, ekonomik olarak zorlananlar ve sosyal çevre kurmakta güçlük çeken öğrenciler için destekleyici programlar geliştirilmelidir.
Psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin görünürlüğü artırılmalıdır. Gençlerin yalnızlık, dışlanma, değersizlik ve öfke gibi duyguları yaşadıklarında başvurabilecekleri güvenli alanların olması önemlidir. Ancak bu hizmetler yalnızca bireysel terapi mantığıyla sınırlı kalmamalı; grup çalışmaları, sosyal beceri atölyeleri, öfke kontrolü eğitimleri, dijital iyi oluş seminerleri ve akran destek programlarıyla zenginleştirilmelidir. Böylece gençler yalnız olmadıklarını ve benzer sorunları yaşayan başka bireylerle dayanışma kurabileceklerini görebilir.
Ailelere yönelik farkındalık çalışmaları da önemlidir. Anket formunda aile tarafından anlaşılmış hissetme ve aile ilişkisinin niteliği önemli değişkenler olarak yer almaktadır. Aileler gençlerin yalnızlık ve dışlanma deneyimlerini basit bir ergenlik sorunu veya kişisel kapris olarak görmemelidir. Gençlerin fikirlerinin önemsenmesi, duygularını rahatça paylaşabilmesi ve yargılanmadan dinlenmesi sosyal destek açısından belirleyicidir. Aile desteği güçlü olduğunda gençlerin riskli akran gruplarına yönelme ihtimali azalabilir.
Sosyal medya konusunda yasaklayıcı değil, bilinçlendirici bir yaklaşım benimsenmelidir. Gençlerin sosyal medyayı tamamen bırakması gerçekçi değildir; fakat sosyal medyada gördüklerinin seçilmiş ve çoğu zaman idealize edilmiş içerikler olduğunu fark etmeleri önemlidir. Beğeni ve yorumların kişisel değerin ölçüsü olmadığı, dijital dışlanma deneyimlerinin nasıl yönetilebileceği ve siber zorbalık karşısında hangi destek mekanizmalarına başvurulabileceği öğretilmelidir. Dijital okuryazarlık, gençlik sosyolojisi açısından artık temel bir sosyal destek alanı olarak görülmelidir.
Suç ve şiddeti önleme politikaları da yalnızca ceza veya disiplin mekanizmalarına dayanmamalıdır. Gençlerin suç eğilimini azaltmak için sosyal bağları güçlendirmek, aidiyet duygusunu artırmak, akran baskısını olumlu yönde dönüştürmek ve öfke/gerilimle baş etme becerilerini geliştirmek gerekir. Özellikle dışlanmış ve değersiz hisseden gençleri damgalamak yerine, onların sosyal çevreyle yeniden bağ kurmasını sağlayacak kapsayıcı uygulamalar geliştirilmeli; okul ve üniversite ortamlarında küçük dışlama pratiklerinin bile uzun vadeli etkileri olabileceği unutulmamalıdır.
Etik İlkeler ve Araştırmacı Rolü
Bu araştırmanın konusu gençlerin yalnızlık, dışlanma, suç ve şiddet eğilimine ilişkin algılarını içerdiği için etik duyarlılık özellikle önemlidir. Araştırmacıların temel görevi, katılımcıyı yönlendirmek veya belirli bir cevaba zorlamak değil, katılımcının kendi deneyimini güvenli ve gönüllü biçimde ifade edebileceği bir araştırma ortamı oluşturmaktır. Bu nedenle anketin giriş metninde çalışmanın amacı açıklanmış, katılımın gönüllü olduğu, kimlik bilgisinin alınmayacağı ve verilen yanıtların yalnızca bilimsel amaçla kullanılacağı belirtilmiştir. Böylece katılımcıların hem mahremiyeti korunmuş hem de araştırmaya katılım konusunda bilgilendirilmiş onam ilkesi gözetilmiştir.
Araştırmada doğrudan kimlik belirleyici bilgi toplanmaması önemli bir etik güvencedir. Ad, soyad, öğrenci numarası, telefon veya kimlik numarası gibi bilgilerin alınmaması, katılımcıların özellikle suç eğilimi ve şiddet tutumlarıyla ilgili sorulara daha rahat cevap verebilmesini sağlayabilir. Bununla birlikte anonimlik, araştırmacının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Verilerin güvenli biçimde saklanması, üçüncü kişilerle paylaşılmaması ve raporlama sırasında bireysel yanıtlar üzerinden değil toplu değerlendirmeler üzerinden yorum yapılması gerekir. Bu yaklaşım, gençlerin damgalanmasını önlemek açısından da önemlidir.
Araştırmacı rolü bakımından en önemli meselelerden biri, gençleri suçla ilişkilendirirken yargılayıcı bir dil kullanmamaktır. Bu çalışmada suç eğilimi kavramı, doğrudan suç işleyen gençleri tespit etmeye yönelik bir etiketleme aracı olarak değil, yalnızlık ve dışlanmanın kurallara bakış, öfke kontrolü, riskli davranış ve sosyal bağ zayıflığıyla nasıl ilişkilendiğini anlamaya yönelik analitik bir kavram olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla araştırmacı, katılımcıyı 'suça yatkın' veya 'problemli' olarak sınıflandırmak yerine, hangi sosyal koşulların riskli davranışları artırabileceğini anlamaya çalışmalıdır. Bu, özellikle Goffman’ın damga yaklaşımı açısından da tutarlı bir tutumdur.
Etik açıdan bir diğer nokta, katılımcının rahatsızlık duyduğu soruyu yanıtlamama hakkıdır. Yalnızlık, dışlanma, kimlik nedeniyle yargılanma, öfke, şiddet ve riskli davranışlar bazı öğrenciler için kişisel olarak zorlayıcı konular olabilir. Bu nedenle anket uygulaması sırasında katılımcının kendisini baskı altında hissetmemesi, araştırmadan istediği anda ayrılabileceğini bilmesi ve soruları boş bırakabilmesi gerekir. Üniversite ortamında yürütülen araştırmalarda öğrencilerin ders, hoca veya arkadaş baskısıyla ankete katılıyormuş gibi hissetmemeleri için gönüllülük vurgusu açık biçimde yapılmalıdır.
Son olarak, verilerin analiz edilme ve yorumlanma biçimi de etik sürecin bir parçasıdır. Bu makalede verilerin ayrıntılı istatistiksel analizi tamamlanmadığı için kesin oranlar veya doğrulanmamış yüzdeler üretilmemiştir. Bulguların tematik ve tahmini eğilimler olarak sunulması, araştırmanın sınırlılıklarını gizlememek açısından önemlidir. Bilimsel dürüstlük, yalnızca veri toplama sürecinde değil, verinin raporlanmasında da korunmalıdır. Bu nedenle çalışma, ulaşılan saha deneyimini ve anket yapısını akademik bir çerçevede yorumlamakta; kesin ampirik sonuçlar iddiasında bulunmamaktadır.
Araştırmanın Sınırlılıkları
Bu araştırmanın en önemli sınırlılığı, anket uygulamasıyla geniş bir katılımcı kitlesine ulaşılmış olmasına rağmen verilerin ayrıntılı istatistiksel analizinin tamamlanamamış olmasıdır. Bu nedenle makalede bulgular kesin yüzdeler, ortalamalar, korelasyon katsayıları veya anlamlılık testleriyle sunulmamıştır. Bulgular, anket boyutları ve kuramsal çerçeveye dayalı tematik eğilimler olarak değerlendirilmiştir. Bu durum çalışmanın yorum gücünü tamamen ortadan kaldırmaz; ancak sonuçların genellenebilirliğini sınırlar. Gelecekte aynı veri setinin SPSS, Jamovi veya benzeri bir programla analiz edilmesi araştırmayı daha güçlü hale getirecektir.
İkinci sınırlılık, araştırmanın öz-bildirim tekniğine dayanmasıdır. Yalnızlık, dışlanma, suç eğilimi ve şiddet tutumu gibi konular hassas olduğu için katılımcılar bazı sorulara sosyal olarak kabul edilebilir yanıtlar vermiş olabilir. Özellikle kural ihlali, yasa dışı davranışları kabul edilebilir bulma veya öfkelendiğinde kontrolsüz davranma gibi maddelerde sosyal beğenirlik etkisi ortaya çıkabilir. Bu etkiyi azaltmak için anketin anonim yapılması önemli olsa da tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Üçüncü sınırlılık, çalışmanın tek bir üniversite örneğiyle kurgulanmış olmasıdır. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi lisans öğrencileri önemli bir saha sunsa da Türkiye’deki tüm gençleri temsil etmez. Farklı şehirlerde, farklı üniversite türlerinde, çalışmayan veya üniversiteye devam etmeyen gençlerde yalnızlık, dışlanma ve suç eğilimi farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Bu nedenle gelecek araştırmalarda farklı üniversiteler, meslek yüksekokulları, lise gençliği ve eğitim dışında kalan genç gruplarla karşılaştırmalı çalışmalar yapılması yararlı olacaktır.
Dördüncü sınırlılık, çalışmanın kesitsel tasarıma sahip olmasıdır. Kesitsel araştırmalar belirli bir zaman dilimindeki ilişkileri gösterir; fakat değişkenler arasındaki nedenselliği kesin biçimde kanıtlamaz. Yalnızlık dışlanmayı mı artırmaktadır, dışlanma yalnızlığı mı derinleştirmektedir, yoksa ikisi birlikte üçüncü bir değişkenden mi etkilenmektedir sorularını yanıtlamak için boylamsal araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu nedenle çalışmanın sonuçları nedensel iddia olarak değil, sosyolojik ilişki ve olası mekanizma önerileri olarak değerlendirilmelidir.
Kaynakça
Agnew, R. (1992). Foundation for a general strain theory of crime and delinquency. Criminology, 30(1), 47-87.
Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497-529.
Becker, H. S. (2013). Hariciler: Bir sapkınlık sosyolojisi çalışması (Çev. Levent Ünsaldı). Heretik Yayınları.
Can, G., & Satıcı, S. A. (2019). Adaptation of fear of missing out scale (FoMOs): Turkish version validity and reliability study. Psicologia: Reflexão e Crítica, 32(1), 3. doi:10.1186/s41155-019-0117-4
Demir, A. (1989). UCLA Yalnızlık Ölçeği’nin geçerlik ve güvenirliği. Türk Psikoloji Dergisi, 7(23), 14-18.
Dost, M. T. (2007). Üniversite öğrencilerinin yaşam doyumunun bazı değişkenlere göre incelenmesi. Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 22(2), 132-143.
Durkheim, E. (2013). İntihar: Toplumbilimsel inceleme (Çev. Özer Ozankaya). Cem Yayınevi.
Durkheim, E. (2014). Sosyolojik yöntemin kuralları (Çev. Cenk Saraçoğlu). Bordo Siyah Yayınları.
Goffman, E. (2014). Damga: Örselenmiş kimliğin idare edilişi üzerine notlar (Çev. Ş. Geniş, L. Ünsaldı ve S. N. Ağırnaslı). Heretik Yayınları.
Goffman, E. (2020). Günlük yaşamda benliğin sunumu (Çev. Barış Cezar). Metis Yayınları.
Hirschi, T. (1969). Causes of delinquency. University of California Press.
Marx, K. (2013). 1844 el yazmaları: Ekonomi politik ve felsefe (Çev. Kenan Somer). Sol Yayınları.
Merton, R. K. (1938). Social structure and anomie. American Sociological Review, 3(5), 672-682.
Simmel, G. (2009). Bireysellik ve kültür (Çev. Tuncay Birkan). Metis Yayınları.
Tekin, H. H., Karabay, M., Ertunç, E., Çuhadar, A., & Vural, F. N. (2024). Üniversite öğrencilerinde sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu (FoMO) ve sosyal medya bağımlılığı. Genel Sağlık Bilimleri Dergisi, 6(3), 547-560.
Weber, M. (2012). Ekonomi ve toplum (Cilt 1) (Çev. Latif Boyacı). Yarın Yayınları.
Williams, K. D. (2007). Ostracism. Annual Review of Psychology, 58, 425-452.
World Health Organization. (2025). From loneliness to social connection: Charting a path to healthier societies. World Health Organization.
Yıldız, İ., & Yürekli, E. (2024). Dijital yaşamda gelişmeleri kaçırma korkusu (FoMO) ve sosyal medya: Üniversite öğrencileri üzerine bir araştırma. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, 27(2), 709-725. doi:10.29249/selcuksbmyd.1529186








Yorumlar